Su Altından Yükselemeyen Sesi Dinliyorum

0 1.303

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeleri alın, şimdi abone olun.

Farklı yaşamlarımız olsa da bu ses hepimizin..

Özgürlüğün kıymetini, sevdiklerimizle hoşça vakit geçirmenin değerini ve daha nicelerini hatırlatacak bu yazımda okuyucunun kısa bir süreliğine de olsa yüzünde güneş kendini gösterecek ve etrafına da mutluluk bulaştıracak.

İnsanın hayatındaki en karanlık yolu bile aydınlatacak olan daimî yollar olmalı, kızarmaya başlayan tomurcukların vakur bir edayla başını kaldırmış, unutulmaz bir güneş niyetine. Karanlıkta gülümsemekten süzülen ışık demetinin dokunulmaz olan bazı duyguları gibi güveni, samimi olmayı, aşkı ayakta tutacak yollarda, geçmişin her şeyi hatırlıyor olması, hayatın kendisini denizde unutmuş olmamız.

Günlük yaşantımızda problemlerin çözülmesinde farklı yöntemler denenebilir, bizim için önemli olan bakış açısı… Kavga, gürültü, kendini dibe iten tavır mı yoksa sevgi, incelik, hoşluğa da düşmesi mi insanın? Yaşamda her şey düşüncelerden, eylemlerden var olurken kendine sessiz harflerle konuşan insan, denizin derinliklerinde dünyayı ayağa kaldıracak sesin izi bir mucizeye doğru akıyor oluşu ve ‘-belki de- yaşamınızdaki bir yarayı yarara dönüştüreceksiniz.’


“Ilık günleri anımsatan bir gün, dalış bölgesine hareket edecek olan dalış teknesinde son dakikaların alışılagelmiş yoğunluğu ve hareketliliği yaşanıyordu. Tam bu keşmekeşin biraz uzağında gezinti güvertesinde, birisi; sanki huzursuz edici bir anıyı bastırmak istercesine peripatetik güverte turunu aceleyle tamamlıyordu. O yabancının gizemli çekiciliğiyle, dalış isteğim giderek keşfetme tutkusuna dönüşüyordu. Dalış teknesi dalış noktasına doğru yanaşırken, “İnsanoğlu varoluşundan bu yana yer çekiminin ağırlığını omuzlarında taşımaktadır. Sadece sualtına battığında, özgürdür” sözünde dediği gibi, ölümü, intiharı ve cinneti yatıştıran; anlamlı ve coşkulu bir yaşam için gerçeklik dediğimiz her şey kendi karşıtından bir parçayı özünde taşımaktaydı. İnsanın içindeki asırlık tutku ve onunla yüzleşmek üzerine enfes bir deneyim olacağının sesiyle karşılaşıp anlamaya çalışmaktan alıkoyamıyordum ve şaşkınlığı üzerimden atamadan bir anda dalış hazırlıklarının tamamlanmasıyla bambaşka bir kültürün enstrümanı ile bambaşka duygulara sürüklenmeye başlamıştım ve o yabancıyla aramdaki özdeşliği bulma niyetinde olduğumu da gizlemedim –ki çok geçmedi yüzündeki tuhaf bir huzursuzluk ifadesini fark ettim. Bu daha önce de dikkatimi çekmişti ve gördüğüm kadarıyla, bugüne dek yeniliği özümleyecek sayfalarımız, kendiliğinden gelen ve mavi kalacak bir mevsim misafir olmamıştı hiç. Hırpalanmış kalabalıklarda usul, usul yürümüştü yetim umutlarımız ve havayla temas ettiğimiz müddetçe bu ağlamaklı şey, bu acı, bir his haline gelmesiydi, tek başına bir mevsim olduğunu bilmediğimiz çocukluğumuzun telaşıyla.

Bazen minnettarlıkla doyasıya hissetmektir bu bereketi. Bu sebeple sualtının sonsuz güzelliklerini keşfetmek şöyle dursun, gelgelelim musiki ruhun gıdasıdır ve ben, musikilerin anılardan yansıdığını düşünüyorum. Anılar verip musikiler alıyorum, bir de denizin kalbinde, şiddetli sessizliği duymaya göreyim iki gözüm, iki çeşme; karışmak istercesine uyum sağlamak istiyordum denize ve isyanım gökyüzüneydi büsbütün. Gökyüzünün denize değdiği gibi yaşamak yani halen aşkından, denizin muazzam oluşundan bahsederek o duygudan bu duyguya sürükleniyorsun mutlaka ve gökyüzü yalnız deniz basması maviliklerinde vaveylaydı. İşte, sualtından ırak bir gökyüzüne bakabilmek idi güzel olan, ruhuma dokunma hissiydi bir sevdanın, belirsiz ve lirik, derinliği görmekten korkmayan, aksine o derinliğe dalıveren bakir duygunun lal oluşundaydım. Görmeyi heyecanla beklediğim uçsuz bucaksız bir nahiyede; derinliklere daldıkça sudan gelen sessizlikle bir süre sonra zihnimin de sessizleşmesi ve sadece nefesimin sesini duyduğum andı. Hafızamın mabedindeki her şey suyun sessizliğiyle birlikte, basınç altında düşünme ve tepkimin yeğnilmesiyle mavi gezegenimizin terapi yapıcı özelliğinin olduğunu söyleyebilirim. Çünkü düşüncelerin çoğu bize yardımcı olmayacak olumsuz şeylerden oluşmaktadır; yüzeyden aşağıya indikçe büyüsüne kapıldığınız uçsuz bucaksız diyarı seyreylemenin verdiği hazla birlikte,  kelimelere ve bilinçaltınızda yer alan düşüncelere duvar örülür ve ait olmadığınız bir yaşamla bağ kurma çabası içinde ilerleme isteğiyle, olumsuz düşüncelerden uzaklaşarak sizi özgür yapar ve rahatlarsınız. Sualtındaki her solukta size hayatın sunulduğunu, bu ortalama düzenin ve düzeysizliğin fevkalade uyumlu ve başarılı olduğunu anlarsınız. Ait olmadığınız bir yere gittiğinizi bile bile bir virgülün üşüyen parmak ucunu hissetmemize rağmen daha da ilerleme arzusudur. Suyun kendine mavi bir ülke aradığını, tabii bir cennetin onur olduğunu görmek mümkündü. Öyle ki, yaşama tutkusunu bir keşif doğurganlığıyla sessiz dünya sizi de sessizleştirir ve olumsuz anılar ile gelecek kaygılarından kurtarır, gözlemlemesi mümkün farklı dünyanın ve renklerin düşüncelerinize etkisi ile gerçek huzuru ve mutluluğu getirir.

O sualtı mağarasında, körfezin derinliklerinde ilerlemeye çalışırken, birçok insanın geleceğini değiştirecek bir şişe bir mucizeye doğru akıyordu. O kayıp dille Bergama kâğıdına yazılmış mektupta, ‘nar-ı aşk’ dileyen yürekten, miladı takvimlere aldatan bir konuşma olabileceğini düşündüm ilk etapta, gelin neler yazdığına birlikte bakalım;

“Beni yine çağır Ehver,

Ben nar olmaya razıyım; nasılsa “herkes suya kandı, balıktan başka.” Çünkü aşka kananın hakkı yoktu suya kanmaya. Biliyorsun mevsim değişiyor; yaz geldi mesela, işte kış yanı başımızda duruyor. Her hafta olduğu gibi geçen de henüz güneş doğmadan serin sulara daldım. Sanki pamuk ipliğiyle bağlanmışım misinanın ucuna, henüz toprağın ılıklığı da üzerimde. O sabah da balık sürüleri geçiyor yüzmeyi ve hayatı seven, üstelik iştahlı. Kıpırdayan solucanlar isar geliyordu balıklara. Solucanlar sizlere ömür. Ağlama! Suyu reddedebilmekti hüner. Yani sevmek. Ağlama! Aç yüreğini sevdam, ömür yüreğin kadar, bekleriz; ikimiz birden sevinebiliriz, hakkımız var. Bilmedim hiç tanışıklığımız ne zamanlardı… öyle güzel, mübalağa sanatı kadar güzel çizilmiştin ki, elmacık yanaklarına düştüğümden beri ressam olmak gibi bir borcum var. Aç yüreğini sevdam, ömrümüz çok olsun, bekleriz.”

Ne çok şey hatırlıyor zaar, sonra ne çok şey düşünüyor. Yazarak beden de bir sürü şeyden arındığını, yenilendiğini, ferahladığını hissetmek mümkün. Kesinlikle sadece bir şişe değil. Aksine o vakit benim de sandığımdan çok daha önce arıldığım, durulduğum, kimiyle vedalaştığımda oldu.  Vazgeçebilmekte gerekiyor… “Rağmen, edatlar içinde en devrimci olanı. Hiçbir şeyi göze almayan hiçbir şeyi değiştiremez.” İsar deniyor buna. Yani tercih.

En yüzeydeyken belki akılla kavradıklarımız, farkında olduklarımız var. Peki ya farkında olmadıklarımız? Şiddetin diline maruz kalmamış için barışın dilinin, çorak çöllerde kavruk bitkinin yetiştiğini bilmeyen için rüzgârın, bulutların, yağmurun, suyun, birini öz-ünden sebep sevmeyi bilmeyen için baharın ne önemi var! Ne önemi var filikanın, farkında değilsek geminin. Göğün yüzüne bakmayan için göğün avucundaki kuşların, hürriyetin ne önemi var!  Yani bulunduğu durumun farkında olmamak öyle bir hal ki, hemhal sandıklarımız bu yüzden hayal kırıklığı.

Bir de derinliğin aklına uyup indikçe, her solukta size hayatın sunulduğunu anlarsınız! İçgüdüsel doğamızın en güçlü olduğu zaman, sezgilerimiz ve merak açığa çıkar, hata kabul etmez bir bağımlılığa dönüşür, gerçeğin nerede gizlendiği, keşfedilmemiş renkleri görebilmenin ayrıcalığıyla denize susayan bir nehir gibi aşka inanmanın şiiri olunur.”

Serçe Edebiyat Dergisinin yirmikinci sayısındaki “Su Altından Yükselemeyen Sesi Dinliyorum” adlı yazım.

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeleri alın, şimdi abone olun.

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.