Sevgisiz Ebeveynlerin Sevgi Dolu Çocukları

0 3.893

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeleri alın, şimdi abone olun.

Hayatınızda mutlaka çocukken ailesinin sevgisini ve ilgisini görmediğini anlatan biriyle karşılaşmışsınızdır. Hatta bu kişilerin ne kadar sevgi dolu, insanlarla güçlü bağlar kuran, yakın oldukları kişilerle aralarında en ufak bir fikir ayrılığı yaşadıklarında ne kadar negatif tepkiler verebilen bireyler olduklarına şahit olmuş olabilirsiniz.

Acaba sevgisizlik içinde büyüyen bir çocuk yetişkinlik hayatında nasıl bu kadar “sevgi dolu” olabiliyor, hiç düşündünüz mü?

Bu konuda konuşmaya ne dersiniz?

Duygusal gelişim süreci bebeklikten başlar ve bu sürecin sağlıklı bir şekilde ilerlemesinde kilit nokta anne ve babadır.

Doğumla birlikte kurulan bağlanma ilişkisinin niteliği, bebek ile anne-baba arasında kurulacak olan iletişimin kalitesini de belirler. Doğumdan itibaren bebek kendisine bakım veren kişiye bağlanmaya başlar.

Bağlılık kurdukları kişiye karşı;

  • gülümseme,
  • arama,
  • göz teması kurma,
  • başı ona yöneltme gibi;

Bağlandığı kişiyle ayrılık durumunda ise;

  • ağlama,
  • huzursuzlanma gibi davranışlar sergiler.

Bu süreç olması gerektiği gibi geçtiğinde bebek, yetişkinlik hayatında da devam ettireceği “güvenli bağlanma” davranışının temellerini atar. Çocuğun ruhsal gelişiminde annenin rolü çok fazla araştırılan bir konu olmuştur ancak babanın rolü konusunda yapılan çok az araştırma vardır. Bu araştırmalarda babanın “bakıcı” yönüne karşılık çocuğun gösterdiği tepkilerle ilgilidir. Ancak daha önce de bahsettiğim gibi primer bağlanma figürü çoğunlukla annedir. Anne ise kendi annesinden bu sevgi ve ilgiyi alabilmiş ve güvenli bir bağ kurabilmişse çocuğuyla bu bağı kurabilir.

Çocukluk dönemlerinde ebeveynleri ile sağlıklı ilişki kuramayan bireyler terk edilme şeması geliştirir. Terk edilme şeması çoğu kez boyun eğme şemasıyla beraber işler. Bu durumda birey, karşısındaki kişinin isteklerini yapmaz ise bu kişi tarafından terk edileceği inancındadır. Kişi kendi bütünlüğünü kaybetme pahasına, tüm benliğini karşısındaki kişiye bırakır. Birey, çocukluk çağında göremediği sevgiyi obsesif bir şekilde arayan, kendini sevilmeye, saygı gösterilmesine layık görmeyen, kendine değer vermeyen, özgüvensiz, yalnız hisseden, yaşadığı sevgi açlığından dolayı güvensiz bağlar kuran, en ufak bir sevgi gösterisi karşısında karşı tarafa yoğun bir bağlılık hisseden, hayır diyemeyen, reddedilmeye karşı aşırı hassasiyet gösteren, fazla uyumlu bir yetişkine dönüşebilir. Bağlanma problemleri hayati öneme sahiptir. Bu sorun stresle baş etme becerilerinin körelmesine yol açar. Bu da sağlam ilişkilerin temel dayanağı olan bağlılık, yakınlık, affedicilik ve partnere olumlu duyguları ifade edebilme yetilerini hayat boyu yok edebilir. Hatta bu problem kendini fiziksel olarak da gösterebilir.

Öfke problemleri, kendine zarar verme, anksiyete, depresyon, panik atak, sigara-alkol-madde bağımlılığı, obezite, kalp hastalıkları, diyabet, kronik ağrı gibi hastalıkların görülme riski bu yetişkinlerde daha yüksek olur.

Sevgi görmek; yemek yemek, su içmek gibi temel bir ihtiyaçtır. Ebeveynleri tarafından sevgi ve ilgi gösterilmeyen birey yetişkin olduğunda bu sevgiyi genellikle dışarda arama eğiliminde olur. Yaptığı davranışlar için sürekli onay bekler. Başarısız olduklarında sevilmeyeceklerini düşündüklerinden denemekten kaçarlar ya hep ya hiç mantığı ile hareket ederler. Bu kişiler “etrafı memnun etme” rolü üstlenirler ve dış çevrenin kendilerine müdahale etmesine sınır koymaz aksine bunu “kendilerini düşünen birinin varlığı” olarak görürler. Karşılarındaki kişilere karşı aşırı sevgi ve bağlılık gösterirler. Kendine karşı sevgisizliği öğrenen zihin, kendine ve dış dünyaya paylaştırması gereken tüm sevgiyi sadece dış dünyaya verir ve birey dışardan bakıldığında “aşırı sevgi dolu, bağları kuvvetli” biri olarak tanımlanırlar.

Ne kadar olumlu görünse de altında yatan sebeplere bakınca ne kadar olumsuz bir durum, öyle değil mi?

Ebeveynler tarafından verilmeyen sevgi, kontrolcülük, zorbalık, sürekli eleştiri, duygusal ihmal, fiziksel ya da duygusal taciz gibi davranışlar…

Hepsi bir çocuğun zihinsel süreçlerini parçalayan ve hayatı boyunca her alanda olumsuz etkilerini devam ettirecek yıkıcı davranışlardır.

Ancak buradaki temel nokta şu:

Bu süreci hayat boyu yaşamak mı, kontrol altına almak mı?

Her insan öncelikle kendinden, kendi tercih ve davranışlarından sorumludur. Başkalarının yanlış davranışlarının sebebi hiçbir zaman bireyin kendisi değildir. Bu yüzden bu durumda kişinin ele alması gereken kişi ebeveynleri değil kendisidir.

Bağlanmaya ilişkin uyumsuz şemalar ve erken dönemde çekirdek ailede gerçekleşen yanlış bağlanmalar, erişkin dönemdeki deneyimlerle güçlenir ve değişime en çok direnen yapıları oluştururlar ama yine de durum düzeltilebilir ve düzeltmede atılabilecek en büyük adım psikolojik destektir. Stresle baş etme yöntemlerinin öğrenilmesi, davranışların sebeplerinin öğrenilmesi bu problemlerin çözülmesine olanak tanır. Terapi ile kişinin baş etme becerisi güçlenir, birey olumsuz geçmiş deneyimlerinden arınır ve hem kendisi ile hem de dış dünya ile yeni bir ilişki kurmaya başlar.

Herkese sağlıklı ve mutlu günler diliyorum, görüşmek üzere…

Soysal Ş., Bodur Ş., İşeri E., Şenol S., Bebeklik Dönemindeki Bağlanma Sürecine Genel Bir Bakış, Klinik Psikiyatri 2005;8:88-99.

Şener Ş, Özdemir D, Şahin MV (1995), Tepkisel Bağlanma Bozukluğu: Bir olgu sunumu. Çocuk ve Gençlik Ruh Sağlığı Dergisi, 2(1), 28-34.

Eryavuz A., (2006), Çocuklukta Algılanan Ebeveyn Kabul veya Reddinin Yetişkinlik Dönemi Yakın İlişkileri Üzerindeki Etkileri Doktora Tezi.

Forward S., (2021), Sevgisiz Anneler- Yetişkin Kızlar İçin İyileştirici Bir Rehber, İletişim Yayınevi.

Cori JL., (2018), Anne’nin Duygusal Yokluğu, Koridor Yayınları.

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeleri alın, şimdi abone olun.

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.