Bize Uygun Bir Eğitim Ve Yönetim Yaklaşımına Doğru: “Little Little Into The Middle”

0 137

Çok önemli not: Bu yazı kaleme alınırken günümüzde veya geçmişte yaşayan hiçbir kişi, grup veya kurum/kuruluştan esinlenilmemiş; yazarın kendisinden başka hiçbir yere gönderme veya dokundurma amacı taşınmamıştır. Bu yazı yazılırken -ve dahi okunurken- hiçbir kişi, grup ve görüşe “zarar verilmemesi” konusunda azami hassasiyet gösterilmiştir.

Kulakları çınlasın, mizahlara gelsin, mizahlarla yaşasın, mizahlarıyla yaşayalım; Cem Yılmaz’ın “little, little into the middle” ifadesi -bundan sonra mottosu diyebiliriz!- ne kadar yaratıcı/kışkırtıcı, bizlere “işte budur!” dedirten bir motto değil mi?

“Everything! But, little, little into the middle!”

İlk duyuşta kulaklarımıza fazla iddialı gelebilir ancak, üzerinden bize uygun bir eğitim, yönetim vb. modeli oluşturabileceğimiz bir motto…

Her birinden birazcık, birer tutam; her şeyden, ama azar azar; azar azar ama hepsinden…

Fazlası bizi bozar diye çekiniyoruz galiba. Derinleştikçe bünyemize/dimağımıza dokunur, hazımsızlık yapar; toplumsal, zihinsel, duygusal, moral, ideolojik vb. konforumuz bozulur, tadımız kaçar…

Bize Uyanlar

Paradigma, felsefi yaklaşım

Biraz yapılandırmacılık, biraz pozitivizm…

Hem yapılandırmacı yaklaşımı hem de pozitivist yaklaşımı benimseme; her ikisini de kuşatma, boşluk bırakmama, ikiliklere yol açmama. Nasreddin Hoca’nın cevabı karşısında kalakalan sözde derviş gibi bir ayağı şarkta (yapılandırmacılıkta) diğeri ayağı garpta (pozitivizmde) olan, ancak “deh!” deyince bizi hiçbir yere götüremeyecek olan eşeğe/eşeklere binme[1]…

Her şeyi kapsama endişesi, herhangi birisinin dışarıda kalmasına gönlümüzün razı gelmemesi durumu veya dışarıda kalanın, ayrık/farklı olanın rahatımızı kaçırması gerçeği…

Tüm bu haklı nedenler/gerekçeler ile farklı/dışarlıklı olanın hemencecik “birlik ve beraberlik” kazanında eritilip; istikrarımız, güvenliğimiz ve “güzel geleceğimiz” için[2] bu yaklaşımların yoğun bakım/ıslah hizmetine alınması, aşırılıklarından arındırılması, evcilleştirilmesi.

Eğitim yaklaşımı

Biraz eğitim çıktılarından, biraz öğrenim hedeflerinden dem vurma. Aynı paragrafta yukarıda eğitim çıktıları ile başlama, 2-3 cümle sonra dönüp öğrenim hedeflerinde karar kılma. Ne yeterliklerden ne de bilgi, beceri ve tutumlardan vazgeçme.

Biraz probleme dayalı, biraz göreve dayalı eğitim yaklaşımı; biraz disiplinlerarası, çokça disipliner yaklaşımı benimseme. Ama alt zeminde, daha çok ve her daim disipliner yaklaşım ile içeriğe dayalı (disiplinlerin konu başlıklarını/içeriklerini odağa alan) eğitim yaklaşımda sebat etme; bu hususta gereken iradeyi ve azmi gösterme, sonuna kadar mücadeleyi elden bırakmama…

Öte yandan dilde ve söylemde de olsa, çağdaş/yeni yaklaşımları yere göğe sığdıramama; disiplinlerarası yaklaşımla, yapılandırmacı yaklaşımla, eğitim çıktılarına dayalı yaklaşımla, probleme dayalı yaklaşımla şık “pozlar verme”, “selfi”ler çekme. Bunları bilumum sosyal medyalarda paylaşma; sonra da acaba ne kadar “like” edildi/edilecek diye strese girme, ay ne kadar çok “like” aldı diye sevinme, bir türle yerine gelmeyen özgüvenlerimize tavanlar yaptırma, niye bu kadar “like”landı diye şikâyetlenme, karalar bağlama, zaten “…” diye suçlamalara doğru savrulma…

Öğrenme kuramları

Davranışçı, bilişsel, yapılandırmacı kuramları aynı sepete koyma; küsleri, hasımları barıştırma, bir potada eritme. Farklı yaklaşımlara ait kavramları ve ilkeleri kendi bağlamlarından çıkarıp (özgürleştirip olacaktı!) bir güzel karıştırarak türlü niyetine fırına sürme.

Öğrenme kuramları ile ilgili bir yazı/kitap yazılacaksa her birini, tek tek, atlamadan, ama birbirine de çok değdirmeden, derinleştirmeden (uzatmamak, okuyucuyu zorlamamak lazım!) ana hatlarıyla özetleme; kısa kısa da olsa her yazıda tüm kuramlara yer verme, kuramları her yazıya/kitaba sıkıştırma; ilgili kitap/literatür içeriğini okuyucunun üstüne üstüne boca etme.

Yönetim modeli

Biraz demokrasi, katılım, farklılık ve çoğulculuk, biraz (yoksa çokça mı demeli?) çoğunlukçuluk, hiyerarşi, otoriterlik, istikrar ve tek adamlık (pardon liderlik olacaktı!)…

Biraz halk, öğrenci ve öğretim üyesi; biraz sivil alan, kamusal alan ama çokça devlet ve bürokrasinin alanı, kendi devlet bürokrasilerimiz…

Bir tutam laiklik/sekülerlik, bir tutam din; bir miktar evrensellik, batılılık/batıcılık ve küresellik, bir miktar batı karşıtlığı, yerellik, gelenek ve görenek…

Ortaya karışık durumlar yani; biraz ondan biraz bundan, hem ondan hem bundan, ne ondan ne bundan.

Yalnız bu noktada ortaya konmayan, paylaşılmayan, paylaşılmak istenmeyen tek şey var, o da güç/iktidar…

Eğitimde, yönetimde vb. yenilik, değişim ve değişim tarzı

Bir miktar değişme, ancak çok miktar koruma, muhafaza etme.

İdare etme, görüntüyü kurtarma, ‘…mış gibi’, değişiyormuş gibi yapma; ama sonunda eldekini meşrulaştırma, pekiştirme, hatta geçmişe, bir zamanlar yerden yere vurduğun geçmişe sarılma.

Veya uğrunda birer nefer kesilip, bekçiliğe soyunma, başında nöbetler tutma; koruma ve kollama, sarıp sarmalama (dikkat! şefkatle sarıp sarmaladığımızı boğup öldürebiliriz!); dokunmama ve hayatımız pahasına da olsa kimseye dokundurmama…

Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü (SAE) romanında altını çizdiği gibi, yeniliği/değişimi bir şartla[3], “ucu (bize) dokunmamak şartıyla”, “menfaatleri(mize) dokunmamak şartıyla” kabul etme; değişimi diğer hayatlarda seyretmeyi tercih etme. “Ringe buyurun!” deyince oralı olmama, etrafına bakınma, ortada top çevirme; değişimi kendi hayatlarımıza değmeden, “(kendi) hayatları(mızda) emniyetli ve sağlam olmayı tercih ederek” yaşama…

Değişimi kendimizden başlatmama, kendimiz değişmeden karşı tarafın değişmesini bekleme ve dahi isteme, hatta zorlama. Değişimi kendimize dokundurmadan, bulaştırmadan yaşama; er meydanına çıkmadan[4], değişime dokunmadan gelişmeyi/olmayı talep etme gibi imkânsız/zor işlere talip olma (bize yakışan da bu değil mi, imkânsızı başarmak!). Varolma, yaşama, karar verme, yaratma, değişim ve gelişim cesareti göstermeden[5]; huzuru, istikrarı, tek sesliliği ve tek yürekliliği bozmayacak “konforlu değişim”lere talip olma…

Ancak ve ancak bu şartlar sağlanırsa, yeniliğin/değişimin sonunda kadar arkasında olma; daha doğrusu, sağında veya solunda konumlanma, pozisyon alma, mevzi kazanma, nemalanma…

Yaşama, yaşamın ta içinde olma, varolma, yaşamın içinde kalarak “vicdanlı kararlar verme” vb. cesareti göstererek tabutun (değişimin) içinde olmayı tercih etmek yerine, tabutun (değişimin) sağında veya solunda pozisyon almayı/kapmayı, meydana çıkmadan, topa girmeden, germeden ve gerilmeden, değişimden nemalanmayı tercih etme[6]…

Peki, Neden?

Ta, temel eğitimden kalma, “özetini çıkarma” ödevlerimizi fazla ciddiye alıp, ileri yaşamlarımıza da transfer ettiğimiz için olabilir mi? Hayatta her şeyin, her önümüze gelenin bir özetini çıkarıverme noktasında kendimizi tutamadığımız veya elimizden başka türlüsü gelmediği için…

Olmazları olduran, düşmanları barıştıran, tüm farklılıkları kucaklayan höşgörülü tabiatımız gereği, birbirine karşıt yaklaşımları bir araya getirme ve birlikte kullanma, bu yaklaşımların kavramlarını kullanarak ortaya bir bükle/arajman hazırlama, ortaya karışık mükellef bir servisle elimize geceni tüketme (mottomuz neydi, “little, litle, into the middle!”) noktasında gösterdiğimiz performansların bir payı var mıdır?

Hemen herşeye kolayından tav olan, ikinci üçüncü adımda onu değişmez, dokunulmaz kurallara, âmentülere (seküler, dini) dönüştüren, mutlaklaştıran; sonra bu mutlak/evrensel/iman edilmiş bilgiler/doğrular üzerinden öğretmenliğe, kesmeyince başöğretmenliğe soyunan davranış örüntülerimiz bir miktar açıklayabilir mi bu hallerimizi?[7]

“Düşünmekten yaşamaya fırsat bulamamış, ‘hayat bilgisi’nden yoksun, bu yüzdenden de zihindeki doğrularla birlikte evde kalmış”, “bütün hayatını ‘kelime’ler uğruna harcamış”, “hayatı hep bir hayat bilgisi kitabına danışarak, bir talim olarak yaşamış”[8], yaşama “tutunamayan”, yaşam karşısında “tutunamayan”, saflığın, heyecanın, deli doluluğun timsali “çocuk/ergen” hallerimiz açıklayabilir mi?

Geniş gönlümüzün, hiçbirinin dışarıda kalmasına rıza göstermediği için olabilir mi peki? Veya o da olsun bu da olsun diyen, doymak bilmeyen iştahımızdan, bilgiye olan açlığımızdan, iştiyakımızdan olabilir mi?

Zamanında öğretmenlerimiz, bir konu açıldı mı, çalışkan öğrenciler olarak bizlerden, A’dan Z’ye kadar, atlamadan ve takılmadan, sular seller gibi şakımamız yönündeki yüksek beklentilerinin bir sonucu olarak görülebilir mi acaba? Belki de bu beklentiyi zamanla içselleştirdiğimiz içindir ki, örneğin öğrenme kuramları deyince, her defasında davranışçılıktan girip, yapılandırmacılıktan çıkıyoruz; derinleşmesek dahi, değinilmedik, eksik nokta bırakmıyoruz?

Neden böyle sorusu noktasında nedenler, hipotezler bitmez, devam edelim öyleyse…

Felsefi olanı, bilimsel olanı içselleştirmek yerine şık bir şekilde üzerimizde taşımayı tercih ettiğimiz için olabilir mi? Kelimelerde, söylemlerde yaşadığımız; söylemlere gönlümüzü kaptırıverdiğimiz, kelimelerle, söylemlerle sarhoş olduğumuz, büyülendiğimiz veya zehirlendiğimiz, militanlaşıverdiğimiz için olabilir mi?

Yapılandırmacı yaklaşımı, öğrenci-merkezli, hasta-merkezli yaklaşımı ve eğitim çıktılara dayalı yaklaşımı; öğrenciyi, hastayı ve halkı; farklılıklara/farklılıkların sınırlarına saygıyı, demokrasiyi, katılımı, karşılıklı etkileşim, dönüşüm ve değişimi; etiği, profesyonelliği, her türlü ilke ve değeri; disiplinlerarası yaklaşımı, ekip olma fikrini ve entegrasyonu, kendi hayatlarımıza/deneyimlerimize çok da değdirmeden, daha çok kelimelerde, söylemlerde sevdiğimiz için olabilir mi?

Tanpınar’ın SAE’de ifade ettiği gibi, örneğin hürriyeti kelimelerde değil de “hakikaten sevseydik, o sık sık gelişlerinin birinde adamakıllı yakalar, bir daha gözümüz önünden, dizimizin dibinden ayırmazdık” sanırım. Bu şekilde yaşasaydık, “daha geldiğinin ertesi günü ortadan yok olmazdı.”[9]

Veya diğer uca savrularak, elimize geçen her kavrama, yaklaşıma, kurama veya modele, her derde deva ‘mucizevi bir formül’ muamelesi yapmazdık. Önümüze gelen her yeniyi, ‘şimdi artık … zamanı, eskisine ölüm’ şeklinde yaşamazdık. Doktor Ramiz gibi, doktor Ramizler[10] gibi, elimizdeki herhangi bir imkânı (yaklaşımı, kuramı, modeli, yolu, yöntemi vb.) yollardan, usullerden bir yol/usul olarak görmek yerine, doğru olanı doğru yerde/bağlamda kullanmak yerine; “bütün dünyayı ıslah edecek[11] tek vasıta, ancak dinlerde (ve ideolojilerde-MAG) görülen tek kurtuluş yolu gibi” yaşamaz; her derdimize deva, “hayat muammasının biricik anahtarı” gibi kullanmazdık.[12]

Yaklaşımları, kavramları, “günlük hayatı uyuşturmak için icat edilmiş şeyler[13]” olarak ele almaz; hayatlarımızı “iki eli cebinde uydurulan bir masal”[14] olarak yaşamazdık. Dâhil olduğumuz grupları, aidiyetleri “daha ziyade beraberce yalan söyleyip, beraberce aldanıp hoşça vakit geçirmek istediğimiz[15]” deneyimler; kendimizi iyi ve güvende hissettiğimiz ‘birer konfor adacıkları’ şeklinde tecrübe etmezdik.

Anahtarlarımızı dışarılarda aramaz[16], kendimize başka coğrafyalarda ve zamanlarda, geçmişte veya gelecekte, dini veya seküler “asr-ı saâdet”ler oluşturmazdık.

Bilemiyorum belki de, Doktor Ramiz’in Hayri İrdal’a koyduğu teşhis, hepimize konmuştur: “Baba kompleksi!” Babamızı beğenmemişiz beğenmemesine de[17], yalnız bizi bu da kesmemiş, teoriye uygun bir şekilde babamızı öldürdükten sonra kendimizi onun yerine geçireceğimiz yerde, dünyanın dört bir yanında yeni baba arayışı içine girmişiz![18]. İçinde yaşadığımız çağda ve mekânda, “şimdi ve burada” konumlanacağımız yerde, anahtarımızı içeride arayacağımız yerde, farklı coğrafyalara ve zamanlara (Batıya, Hint’e, İran’a, Arap Coğrafyasına, Turan’a, Yunan’a, Anadolu Uygarlıklarına vb.) savrulmuşuz[19]. Ömrümüzün son asırları kaçışlarla, kaçış destanları yazmakla geçmiş; “kaybolan tarafımızı” aramakla, “bütünlüğümüzü”, “sürekliliğimizi” oluştur(ama)makla, “dışarının boşluğu”ndan “rüyalarımıza” sığınmakla[20]…

Nereden bilelim! Gençtik, heyecanlarımız, iddialarımız, uğruna canımızı feda edeceğimiz davalarımız vardı! Şimdiki aklımız olsaydı, tüm bunları yapmak yerine çağın/zamanın realitesini görür; “Realist olmak hiç de hakikati olduğu gibi görmek değildir. Belki onunla en faydalı şekilde (çıkarımıza uygun olacak şekilde, “post-truth” çağına hoş geldiniz!) münasebetimizi tayin etmektir[21]” düsturu gereğince son noktayı bir an önce koyar, işi kolayından, yolu kestirmesinden alırdık. Lüzumu halinde, kavramlar, ilkeler, değerler ve teorilerden bağımsızlaşarak[22]; kendimizi hayatın ve hayatın yetiştirdiği büyük adamlarının öğretici kucağına teslim ederek; hayatlarımızı güçleştirmeden/germeden, kararlarımızın, eylemlerimizin, söylediklerimizin ve dahi söylemediklerimizin sorumluluğunu yeterince üstelenmeden, kolayca yaşamanın, kararlarımızı hızlıca almanın yollarını bulurduk[23].

Daha fazla içerik

Neden böyle üzerine üç-dört hipoteze daha değinerek yazıyı tamamlayabiliriz sanırım.

Öğrenciler ve eğiticiler olarak, peşinden koştuğumuz, uykularımızla aramıza giren meselelerimiz, dertlerimiz, meraklarımız olmadığı; karar verme, varolma, gelişme, sorumluluğu(nu) taşıma cesareti gösteremediğimiz için ve bu nedenle, “kendi hikâyelerimizi” oluşturamadığımız için olabilir mi? Öğrenci olarak, eğitici, araştırmacı ve hekim olarak kendi hikâyesini oluşturamayan sığ hayatlar yaşadığımız için…?[24]

Bir taraftan kavramlarla/teorilerle hayatlarımızı derinleştiremediğimiz, ilmek ilmek dokuyamadığımız diğer taraftan kavramları hayatlarımızla demleyemediğimiz için olabilir mi? Ahmet İnam’ın ifadesiyle, kavramları bir geleneğin, sürekliliğin[25] içinde “kavram dokularına”[26] dönüştüremediğimiz için…

Bunların sonucu olarak, kavramlarla özgürleşebilmek yerine, kendimizi/hayatlarımızı kavram ve teorilerle tutsak ettiğimiz, göz hapsine aldığımız, bunlar karşında rahat olamadığımız için olabilir mi?

Veya ‘ne yardan ne serden geçilir’ diyerek, teorik ve entelektüel olanla ne yapacağımızı, nasıl yapacağımızı bilemediğimiz, bu yönde bir karar oluşturamadığımız için olabilir mi? Hatta pratiğin karşısında entelektüel olanı araçsallaştırdığımız, pratiklerimizi meşrulaştırmak için kullandığımız ve bu şekilde, entelektüel zeminlerimizi kaybettiğimizi/oluşturamadığımızı, hem yaşam pratiklerimizi hem de entelektüel dünyamızı sığlaştırdığımızı göremediğimiz, görmek istemediğimiz için olabilir mi?

Son olarak, Kenan Gürsoy’un “yaratıcı mesafe”[27] kavramlaştırması kullanarak ifade etmeye çalışırsak, ele aldığımız, çalıştığımız, araştırdığımız konu ile, toplumsal hayatımızda ilişkilendiğimiz kişi ve taraflarla, belki de en önemlisi, kendimizle, bize ait olan (duygularımız, görüşlerimiz, inançlarımız/inançsızlıklarımız, bilgilerimiz, uzmanlıklarımız, deneyimlerimiz vb.) ile aramıza “mesafe” koyamadığımız, “yaratıcı mesafe”lerimizi oluşturamadığımız için olabilir mi tüm bunlar? Bizleri, kendimiz, kendimize ait şeyler karşısında kısmen de olsa özgürleştiren, bu şekilde kendimizi, çevremizi ve diğerlerini daha iyi anlayabilmemize imkân tanıyan “özgürleştirici mesafe”ler koymadığımız için…

Farklıklara, her bir farklılığın sınırlarına saygı gösteremediğimiz; bir bilen, en doğrusu bilen kişi/grup edasıyla, sınırları ihlal ettiğimiz, kendi dünyalarımızı tüm farklıkları eritecek/gölgeleyecek şekilde büyüttüğümüz, haddi aştığımız ve aşınan/grileşen/görmezden gelinen sınırlarla yaratıcı mesafeler, özgürleştirici mesafeler alabilme ve gelişme imkânlarımızı yok ettiğimiz için olabilir mi?

Bu şekilde, kendimizi ve mensubu olduğumuz grubu/toplumu/dünyayı, farklılıklarından budanmış sığ yaşamlara mahkûm ettiğimizi göremediğimiz için…

Son söz yerine

Hadi saklamayalım, bu yazıyla amaçlanan bir nebze de olsa “fincancı katırlarını ürkütmek”[28] idiyse de, zülfüyâra dokunmak, istemeden de olsa gönülleri kırmak değildi. Bir gönül kırdı isek affola!

Yüzyıllardır süren değişim sürecimizde, batılılaşma sürecimizde bizlere, hâl-i pür-melâlimize mizâhî aynalar tutan ve el’an tutmakta olan Tanpınar’a,

Yeni eğitim, yönetim yaklaşımımızın isim babası, günümüz mizahının ustası Cem Yılmaz’a,

Elinde kılıcı bu yazıdaki yanlışları düzeltmek için[29] yazının son noktasının konmasını bekleyen, ustaların ustası Nasreddin Hoca’ya, geçmişte ve günümüzde yaşayan/yaşamakta olan tüm Nasreddin Hocalara, selam ola!

Eğer ikna olduysak, dilimizde mottomuz, büyük umutlarla yeni bir eğitim, yönetim vb. yaklaşımına doğru yola çıkabiliriz sanırım, hadi hepimize rastgele…

“EVERYTHING! BUT, LITTLE LITTLE INTO THE MIDDLE”

MENÜYÜ BOŞVER! “HEPSİNDEN AZAR AZAR, ORTAYA YAP”

Yeni eğitim veya yönetim yaklaşımını düşünerek bunu şu şekilde de ifade edebiliriz.

ÜSTADIM! YAKLAŞIMI, KURAMI, MODELİ, YÖNTEMİ, USULU vb. Bİ’ TARAFA BIRAKALIM! “HEPSİNDEN AZAR AZAR, ORTAYI DONATALIM!”

[1] Nasreddin Hoca’nın karşısına geçerek “Hocam, biz öyle bir eşeğe binmişizdir ki, eşeğimiz bir ayağı şarkta, diğer ayağı garptadır” diye çaka satan sözde dervişe, Hoca’nın cevabı hazırdır: “Öyle mi! Sen şu eşeğine bir deh deyiver, bakalım seni nereye götürecek!”

[2] Asla zihinsel konforumuz için değil!” Satır araları yanlış okumayalım, olmadık çıkarımlarda bulunmayalım lütfen!

[3] Ahmet Hamdi Tanpınar. Saatleri Ayarlama Enstitüsü. İstanbul: Dergâh Yayınları, 1987, s.300

[4] “Gezdim (Geldim) şu âlemi ıslah edeyim

Özümü meydanda gördüm sonradan” – Âşık Noksani

[5] Bkz Rollo May. Yaratma Cesareti. İstanbul: Metis Yayınları, 2012

[6] Nasreddin Hoca ölmüş, mezara götürülmektedir. Yolun yarısında cemaat arasında bir tartışma başlar, “acaba tabutun sağında mı yoksa solunda mı durmak daha sevaptır” diye. Tartışmanın bir türlü sonu gelmeyince, Hoca dayanmaz, tabutun kapağını kaldırır ve seslenir: “İçinde olmayın da neresin de olursanız olun!”

[7] Belki bunun için kabaca iki mahallemiz (laik ve dindar) varsa, birisinde başöğretmenlerden diğerinde baş imamlardan/vaizlerden kurtulmamız pek mümkün olamamakta, ne dersiniz?

[8] Gürbilek, age, s.27-46

[9] Tanpınar, age, s.21

[10] Yer tıp eğitimi kongresi. Açılış konuşmasını, önemli bir tıp fakültemizin çağdaş bir eğitim yaklaşımına geçişinin 10. yılı olduğu için, Üniversitesi’nin Rektörü yapıyor. Her derde deva, mucizeler yaratan bu yaklaşımla ilgili konuşmacının biz dinleyicilerle paylaştığı önemli deneyim, hafızam beni yanıltmıyorsa eğer, şu minvalde. Bu yaklaşımdan önce İlahiyat Fakültesi’ndeki kız öğrenciler beni (Rektörümüz erkek) görünce saklanacak bir yer ararken, bu yaklaşıma geçtikten bir yıl sonra aynı öğrenciler gelip benden fakültelerine kantin açmamı istediler! Buradaki, hayatlar, insanlar değiştiren çağdaşlaştırıcı, mucizevi dokunuşu görüyor musunuz!

[11] Lütfen dikkat buyurunuz, kendimizi değil, en azında öncelikle kendimizi değil!

[12] Tanpınar, age, s. 85

[13] Tannpınar, age, s. 108

[14] Tannpınar, age, s.62

[15] Tannpınar, age, s.126

[16] Nasreddin Hoca’nın, “Hocam, anahtarınızı burada kaybettiğinizden emin misiniz?” diye soran komşusuna, “Hayır içeride kaybetmiştim” ancak “burası (dışarılar) daha aydınlık diye burada arıyorum” dediği fıkraya gönderme.

[17] Bu anlaşılabilir bir durum, nihayetinde tazelenmemiz, yeniden doğmamız, büyümemiz için buna, bu ergen isyana ihtiyacımız vardı. Şaşırtıcı olan sonrasında yaptığımız, teoriye sığmayan, ezberleri bozan yanımız!

[18] Tanpınar, age, s. 82.

[19] Cemil Meriç. Bu Ülke. İstanbul, İletişim Yayınları, 1985.

[20] Nurdan Gürbilek. Yer Değiştiren Gölge. İstanbul: Metis Yayınları, s.13-26

[21] Tannpınar, age, s.182

[22] Teorik olanla, ilke ve değerler hayatlarımızı ağırlaştırır, her şeyin çok hızlı yaşandığı/yaşanması gerektiği bir zamanda bizleri yavaşlatır, yarışta bizi geride bırakır, kutlu geleceğe doğru koşumuzda engel oluşturur, büyüyü bozar.

Peki, şimdi mi, şimdiki hayatlar mı? Eee, herşeyin bir bedeli vardır, yeri geldi mi, güzel yarınlarımız için şimdimizi feda edeceğiz! Yaşasın hız, yaşasın rakamsal/nicel büyüme; nitelik mi/ nitel olan mı, belki başka baharlara…

[23] Bir saniye, kendimizi çağın realitesine/rüzgarına fazla kaptırdık galiba! Oysa Nasreddin Hoca’nın torunları olarak bizlere yakışan, çağın bu realitesine teslim olmamak, eşeğe (çağın bu realitesine) tersinden binmek olmalıydı!

[24]Aslında bu, iyi bir test olabilir. Bir öğrenci ve eğitici, hatta birer anne-baba, arkadaş, eş, yönetici, hekim vb. olarak, yaşadığımız/yaşayamadığımız deneyimlerimizi değerlendirmek için kendi kendimize şu soruyu sorabiliriz. Benim kendimle ve etrafımdakilerle paylaşabileceğim, paylaşınca gözlerde ışıltıların belirdiği, içlerin ısındığı, yüreklerin çarptığı, hatta gönüllerde birlenen, dillerde/gönüllerde/yaşamlarda sırlanan, “bu benim!” diyebileceğim kaç hikâyem var?

Bilmiyorum, belki devir böyle bir devir değil; “hikâyesi olmayan” bir zamanda yaşıyoruz belki de, “cılız hikâyeler” çağında…

[25] Tanpınar’ın, SAE romanı ile, süreklilik/devamlılık kaybının, kopuşların bizi düşürdüğü hallere/hallerimize mizahi aynalar tuttuğunu hatırlayarak bu romanı yeniden okumaya ne dersiniz.

[26] Ahmet İnam. Deneyen Felsefe. İstanbul: Yeni İnsan Yayınları, 2008, s.33.

[27] Kenan Gürsoy. Birleyerek Oluşmak. Felsefe ve Tasavvuf Üzerine Konuşmalar. Ankara: Aktif Düşünce Yayınları, 2013, s.121-141

[28] Öbür dünyayı merak eden Nasreddin Hoca, bu merakını karısıyla paylaşarak, mezarlıkta boş bir mezar bulup içine yatmış. Gecenin bir yarısı acayip sesler duyan Hoca, “Neler oluyor” diye mezarından kalkıp dikilince, o karanlıkta oradan geçmekte olan fincancı katırları, Hocayı o vaziyette görüp ürkmüş ve katırlara yüklenen fincanlar kırılmış. Bu durumdan fena halde canları yanan fincancılar, Nasreddin Hocayı bir güzel dövmüşler. Her tarafı kan revan içinde eve gelen Hoca’ya karısı neler olduğunu, “öbür dünyada ne olduğunu” sorunca, “Fincancı katırlarını ürkütmezsen, hiçbir şey yok!” cevabını vermiş.

[29] Hoca’nın elinde büyük bir kılıç olduğunu gören kişi, “Bu kılıç da neyin nesi, ne işi olur seni gibi Hocanın böyle bir kılıçla?” diye sormuş. “Bununla kitaplardaki yanlışları düzeltiyorum” diye cevap verip, muhatabından “Yahu Hoca, hiç kılıçla kitap yanlışının düzeltildiği görülmüş müdür?” nidasını işitince; “Sen bilmezsin” demiş, “kitaplarda öyle büyük yanlışlar var ki, düzeltmek için bu kılıç bile az geliyor!”

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.