İnsan, Hayata İyi Bakmak Zorunda!

1 1.830

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeleri alın, şimdi abone olun.

Herkesin bir umudu vardır.

Bu yazı acele yaşanılan hayattan usulca sizi var olduğunuz zaman diliminden 3-4 dakika uzaklaştıracak, kim bilir belki de yaşamla bağ kurduğumuz o bir anlık hatıralara dokunma fırsatını sunuyor olacak.

İnsan, hayata iyi bakmak zorunda! Bunu hiç düşündünüz mü? Zaman zaman hayata göz kırpamadığın o bir anlık telaşında, insanın ağrıyan yanı hep hayatın elmacık yanaklarına konuyor. Sonrası motivasyona, mutluluğa, kelimeler bilincimize ve bütünüyle bizi ifade ederken, sustuklarımızın’ da bağımsız kalmaması adına uzun bir yürüyüştür. Yüzümüze tebessüm konduran bir anlatım bırakmak, kendimize hoşça gelmesi adına, bulunduğumuz yerin, halin de sesini duyuyor olmanın heyecanının anlatımı… Çünkü sükûnet mevsimin ellerinden tutmakla eş zamanlı bir kelime…


“Bitti sandım gideni, mevsimlerin durduramadığı.*

Havanın kararmasıyla ılık günleri anımsıyordum böylesi zamanlarda. Kentin cenderesinden uzakta çok kısa sürede deniz üstünde bir ada parçasına gidecektim. Etrafa bakıyor, soluğu rüzgârdan derlenen insanları izliyordum. İnsanlar memnun görünüyordu. Çağımın insanları; yaşama arzusu um(ğ)urunda, dağlardan oluşan hayata -yaşamak için o dağlara tırmanmak hatta tırmalamak gerekir- en güzel çiçeklerin perdeleri yüzlere serilmiş, yosunlu gözyaşları gülümseyene dek yağacak, yağarak büyütecek toprağın lâl oluşunu -kör olaydım- gördüm diyenleri. İnsan insana çare olacak, huzursuz uykulardan serin sabahlara götürecek.

“Vapuru bekliyordum. Kalabalık iskelede vapuru bekleyen onca insanın arasında gözüm yalnızca ona takılmıştı. Esmer tenli beyaz gülüşlü, bohem kokan, yüz ifadesiyle beni ona dikkatle çekip duran bir ötekiydi. Belki biraz farklı oluşu baktırıyordu beni ona. Yanına doğru yaklaştım. Onunla beklemeye başladım vapuru. Vapur gelmişti. Ben ve o, itişip kakışan insanlarda, bindik. Yan yana oturmuştuk. İnsanla bir özdeşlik kurma çabasının önemini anlamaya çalışıyor, gizliden gizliye ben mutluyum diyordu bir yanım. Sanki sözcüklerim dikenli tellere sarılmıştı. Dahası günün birinde, sözcüklerden ve olasılıklardan ciddi bir çıkmaza sürüklenmenin kendimde yarattığı bir yarayı büyütmek istemediğimden; aşamamıştım o dikenli telleri. Orada takılı kalmıştım işte. Vapur bir iskeleye yanaştı. İnsanların çoğu indi tabii o da, çok azı da binmişti. Vapurun arka tarafına geçmiştim. Büyükada iskelesinden, önce Heybeli ardından Burgazada’ya doğru hareket etmek için anons yapılmıştı. İki ayrı ada parçasını, arasındaki sınır kuşlarıyla; aynı göğe uzanan kısa bir ânı hatıra etmiş olan zihnim kendini alamıyordu. Dalıp gitmiştim ve bunun önüne geçemiyordum. Başka bir yere gitmiştim, geri dönemiyordum… ki döndüm. Bu esnada Burgazada iskelesine doğru yanaştı vapur. İndim.

Dünyanın bütün özsuyu dudaklarında. Tam uyandığında, şarkımı söylemelisin.

Edmond Jabés Öcü’nün Yemeğine Şarkılar

Doğal bir cennetti Burgazada; çığlık çığlığa su kuşları, yandan çarklı vapurları (çarkı bulamadım ama), faytonları, mır mır eden kedileri ve köpekleri; siz bunları okurken hayatta daha ne önemli şeyler var diye düşünüyorsunuz belki. Yabancılaşmanın ölümsüz şairi Franz Kafka’nın dediği gibi “bütün soruların cevapları bir köpeğin bakışlarında gizlidir.” Tabii bir kentte bir ceset gibi ve bakışlarında acıtan masalların olduğunu düşünmek, insanların ve ruhlarını dalga sesleriyle dokumuşların adasında; büsbütün çocuklaşarak şakalaşmaya başlayan, yüzünü nereye çevirse düpedüz âşık bir varlığa rastlamak da mümkün. Saat geç olmuştu. Birkaç yere uğramıştım; Rum balıkçıları ve taş plak çalan gramofonları ile seneler sonra bir plakta Léo Ferré. Aynı şarkıyı söylüyordu ve yakamozlanan dalgalarına, Ada’nın üzerinde tepedeki Hristos Manastırı kalıntıları ile bir şehre gidememek’ in işlevine değin o uzak kentte bıraktıklarımın, bir eski düşün; kovulmuşlukları ve anlatamamalarının sancısı. O günleri yaşadım diyebilmenin burukluğunu anımsıyordum.

Sonra (…) Ada’nın ışıkları sönmüştü. Yitirmişti eski seslerini. Her yer; gece yarısıydı. Madam Veronikanın sevimli küçük evi ve sıcaklığıyla hatıralardan gülümsedik. İçime güneşler doğup taşmıştı. Kahve hazırlayıp masaya bırakmıştım. Sanki en sert kışıymış gibi soğumuş kahvemiz. Gülüştük… En güzel hastalık bu adanın muhtevasında. Çünkü gördüğüm gerçeklikti. Toprak gibi bir eksikliği çırılçıplak dile getirişi; penceresine vuran kızıllığının giderek bir düşüne yürür gibi. İnsanın ve zamanın çarpıştığı, insana kendiyle ilgili şeyler yaşatıyordu. Mistik havayı anlamak için bir Ege sahil kasabasına yerleşmeye karar vermiştim. Böylesi zamanlarda biraz üzülsek de birçok kez gülümsetebilenlerin varlığına şükrederek.”

Öyleyse incindiğinde kalbimiz olduğunu, kendimizi yaşanan olumsuzluklar karşısında, sesimizi derdimizi anlatacakken farkına vardığımız zamanlar artık bitti. Şimdi ise ruhumuz neyi ararsa bu Dünyada, kendimizde olduğunu öğrendik. Böylece his öksüzken duvarları yıkarız, Veda’ya giderek umudu öreriz. …

“Toprağı kabartan o ilk sancının ağrısı var üstümüzde…

…Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu… Bu gece yastığa başımızı koyduğumuzda düşünecek çok şey var; Ruhumuz neyi arar bu dünyada? Arar da bir türlü bulamaz!**… Sanırım bu kadar fırtınalı bir ruhun hayatı kaybetmenin kıyısına yaklaşanlar, Jose Mauro De Vasconcelos’un en güzel kitabı “Şeker Portakalı”,  Zeze’nin dünyasını, masumiyetini, saflığını görebilmek için “ölüm”le tanışmış olmaları gerekiyor; oysa bu oyunda asıl keşfedilen şey “yaşam” ve tüm bunları kaybetmiş yetişkinler olmak gerekiyor galiba.  “Öldürmek, Buck Jones’un tabancasını alıp güm diye patlatmak değil! Hayır. Onu yüreğimde öldüreceğim, artık sevmeyerek… Ve bir gün büsbütün ölecek.” Zeze tüm çocuklar adına nasıl da güzel konuşuyor bizimle. Öyle ya! Hangi çocuk çiçeğe duran ağaç yerine verilen bu sevgisiz dünyayı beğenir ki… Korkarım yaşama sevincini kaybediyoruz, sanki aksülamel devrinde yaşıyor orada başlatıyoruz ayrılığı ve çokça şeyin başlangıcını… Hüzün içine merbut kaldık, bir şeyler yapmalıyız!”

Dünya güzel, güzel de yaralarını çiçeklendirenler için…

“Ördüğümüz kozamız her mevsim ayrı güzellikle deliniyorken: Dünya, doğum ve ölüm arasında seçilen bir manzara ruhudur. Nasılsa hayata apaçık büyüleyici bir sahne, neredeyse Sad hayali çokça Muzaffer aşk ve elverişli hayat olan tüm minör anahtarların şarkısı, öz ve güzel anlamı olan hayatın, orijinal dilinde Dünya’da oynanmış piyeslerinin fotoğraflanması gibi bir masal aslında. Değerine asla paha biçemeyeceğimiz bir çiçek gibi arı, taze ve renkli hediyelerden daha fazla hiçbir şey bu kadar aydınlatamaz. Öyle ki hemen her şeyde mevcut bu şeylere bakir zihinler olarak bakabilmek ki bu yüzden aşk olsun. Yaşam, gitgide katılaşıyor ve soğuyor olsa bile bilirim, bilirim gelen gündedir: Soğuk elleri kendi elleriyle ısıtan, hayata tutunma biçimlerindeki en ince, duyarlı, bir yaşamdaki bilinmezliğin ve öğretinin, sevindiren bir ihtişamı var. Hadi uyan!.”

Şu dağı da aştık mı, yolu yarıladık demektir çünkü dağı aşmaya çalışmadan dağa da çıkılmaz.

*Süje Dergisinin onikinci sayısındaki “Marina’nın Bahçesi” adlı öyküm.

**Nif Sanat Dergisinin sekizinci kış sayısındaki “Ruhumuz Neyi Arar Bu Dünyada? Arar da Bir Türlü Bulamaz!” adlı öyküm.

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeleri alın, şimdi abone olun.

1 yorum
  1. Seda diyor

    Şahane bir hayat düsturu harikasınız İlknur hocam👏

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.