Gerçek ve Yaşanmış COVID-19 Öyküleri: Yoğun Bakım

0

Parmağı kırmızı tuşun üzerinde gezindi. Soğuk bir kış gününün durgun denizini andıran gözleri ekrana kilitlenmişti. Ekranda görülen adam önündeki kâğıtları son kez karıştırdı, başını kaldırdı, gözleri kameralarla buluştu, herkes ondan bu günün rakamlarını bekliyordu. “Artık eskisi gibi olamayız, sosyal mesafeye…” başparmağıyla tuşu ezdi. Ekranda beliren “Güle güle” yazısıyla televizyon karanlığa gömüldü. COVID-19 rakamlarını dinlemek istemediğini fark etti, “Borsayı da sevmezdim,” diye geçirdi aklından zira rakamların borsadan bir farkı kalmamıştı.

Kalkması gerekiyordu. Kaç gündür kanepede uyuyordu, neredeyse yatağım diyecek kadar uzun zamandır. Tek şeritli bir yol gibi zar zor sığdığı, rengini bile bilmediği –kestane rengi olabilirdi- bir kanepeye yatağım demek istemiyordu. Yatağını özlüyordu, özleyecek başka bir şeyi yoktu. Mavi duvarlara, hastane koridorlarına, hatta hastanenin her bir tuğlasına işlemiş olan ölüm, keder, umutsuzluk ve çaresizlik duygusu bu günlerde yerini özlem duygusuna bırakmıştı. Doktorun eşine, hemşirenin evladına, evladın anneye duyduğu özlem, normal zamanlara duyulan bir özlem, küçük bir sarılmanın vereceği mutluluğa duyulan özlem dört bir yanı kaplamıştı. Kendisi de özlüyordu elbette baba dediği adam tarafından hayattan koparılan annesini ve kardeşini, yıllardır özlüyordu. Ağladığı da oluyordu henüz on yedisinde kaybettiği kardeşi Ayşen’i düşündükçe, İki bin yirmi yılında anneden evladına, kocadan eşine bulaşan bu salgın günlerinde yalnızlık kendisi için neredeyse bir mutluluk sebebi olmuştu.

Ayaklarının altındaki parkenin soğukluğunu hissetmişti yataktan kalkıp sandalyeye oturduğunda. Gözleriyle odayı süzdü; köşede bir masa üzerinde duvara asılmış bir televizyon, iki tane kanepe, birkaç sandalye, duvarda Osman Hamdi’nin Kaplumbağa Terbiyecisi’nin bir kopyası, tablonun karşısında kuşların ağaçlarla olan dansını, yağmurun rüzgârda savruluşunun seyredileceği yerde ise sadece duvar vardı. Dört duvar ve bir kapı hepsi buydu. Sandalyenin üzerindeki beyaz önlüğe gözleri kaydı. Dr. Mert Ö. yazısı işlenmişti göğüs bölgesine. Uzun zamandır giymemişti bu önlüğü zira artık tek kullanımlık tulum giymeye başlamışlardı. Kendi önlüğünden meslektaşı Hakan’ın duvarda asılı duran önlüğüne kaydı gözleri, beraberinde düşünceleri de iki hafta öncesine…

Telefonu kapattığında gözleri dolmuştu. Uzun zamandır ağlamadığını o zaman fark etti. Taziye olmayacaktı. Cenaze törenine ise birkaç kişi dışında kimseye izin verilmemişti. Salgında ölenler özel giysili kişiler tarafından özel kefenler içinde toprağa veriliyordu. Hakan’la Hacettepe Tıp Fakültesinde birlikte okumuşlar yıllar sonra ise İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesinde mesai arkadaşı olmuşlardı. 15 Mart akşamı ilk COVID-19 vakasına da birlikte müdahale etmişlerdi. 25 Mart akşamı hastanın ateşi yükselip bayıldığında yanında yine Hakan vardı. O andan itibaren zamanla kovalamaca başlamıştı. Hakan’ın test sonucu pozitif çıkmıştı. Kendi test sonucu ise negatifti. Sonraki gün Hakan’ın eşi Nermin ve iki çocuğu da kendisi ile aynı yerde yoğun bakıma alınmıştı. Bu günlerde sağlık çalışanlarının en büyük korkuları virüsü sevdiklerine bulaştırma ihtimaliydi.

Düzinelerce hastanın iyileşme sebebi olan Dr. Hakan, eşi ve çocukları için hiçbir şey yapamamanın üzüntüsünü yaşıyordu. Hakan’ın sağlık durumu her geçen gün iyiye gidiyordu. Virüsü tamamen atlattığında takvimler 18 Nisan’ı gösteriyordu. Eşi Nermin hayattan koptuğunda ise 22 Nisan’dı. Astım hastası olan Nermin virüse karşı daha fazla savaşamamıştı. İki çocuk annesi hayat dolu bir kadın olarak anılmıştı iki metrelik mezara defnedildiği sırada. Nermin’i defnedeli dakikalar olmamıştı ki Mert’i aramış, çocuklarını sormuştu Hakan. Mert’in gözlerini dolduran telefon da buydu. Birkaç gün içinde çocuklar virüsü tamamen atlatıp anneannelerinin yanına dönmüşlerdi.

Hakan’ı daha fazla düşünmek istemiyordu. Bir dostun kahroluşunu, hayat arkadaşına hastalığı bulaştırmanın ağırlığı altında ezilişini izlemek ve onu teselli edememek acı veriyordu. Birkaç gün sonra hastaları yine birlikte tedavi edeceklerdi. Hayat garip bir döngüydü. Herkesin bu döngü içinde bir görevi vardı onlarınki ise hayat kurtarmaktı en sevdiğini kaybettikten sonra bile…

Masanın üzerindeki paketi alıp içindeki boneyi kafasına geçirdi. Tulumu inceledi; önden fermuarlı ilginç bir tulumdu. Ayaklarını sırasıyla içine soktu. Önce sağ, sonra sol. Kollarını da tuluma sokup fermuarını göğsüne kadar çekti. Bileklerine kadar gelen galoşları giyip tulumun üzerine çekti. Maskesini takıp ipini bağladıktan sonra tulumun başlığını da kafasına geçirip fermuarını boğazına kadar kaldırdı. Eldivenlerini taktıktan sonra son olarak siperlik maskesini taktı. Odadan çıkıp önündeki uzun koridora baktı. Koridorun ortasında cam bir kapı; üzerinde büyük harflerle ‘Yoğun Bakım’ yazıyordu.

Aklında tek bir düşünce vardı artık: “Akşama balık mı yoksa tavuk mu yapmalıydı?” Cam kapıya doğru yürümeye başladı…

Bu yaşanmış öykü Osman Tatlı tarafından kaleme alınmıştır.

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.