Gerçek Ve Yaşanmış COVID-19 Öyküleri : Son Nefes

0 42

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeleri alın, şimdi abone olun.

Aynanın karşısına geçti. Son bir kez saçlarının şekline baktı. Gözlerini, iyi bir uyku çekmiş olmanın diriliğiyle gergin görünen göz altlarını takdirle süzdü. Hafifçe kırışık görünen beyaz önlüğünü düzelterek hızlı adımlarla lavabodan ayrıldı. Geniş hastane koridorlarında hızlı adımlarla yürüyor, etrafında sedyeyle taşınan hastalara bakıyor ve derin derin düşünüyordu. Hasta yoğunluğunun azalmasından sevinç duyuyor diğer yandan dünya genelinde ortaya çıkan bu yeni hastalığın nasıl bir seyir izleyeceği hakkında endişeye kapılıyordu. Hastane yönetimi “olağanüstü hâl” ilan etmiş, izni olan hekimlerin izinlerini iptal etmişti. Hekimlerden, endişe verici bir biçimde yayılmaya devam eden bu hastalık süresince her türlü duruma hazırlıklı olmaları istenmiş ve mesailerinin gerekli görüldüğü takdirde yönetim tarafından uzatılabileceği belirtilmişti. Tatile gitmek için son hazırlıklarını yapan Ahmet için bu durum çok sinir bozucuydu. Senelerce tatile çıkmamış, deli gibi hastanede çalışmıştı. Tam da eşi ve çocuklarının serzenişlerine tahammül edemeyip tatile çıkmaya karar vermişti ki sanki bütün dünya birleşip bu kararına ceza olsun diye benzeri görülmemiş bir salgını üzerine boca etmişti. Hâlbuki dünyada olan biten bütün kötülükleri kendi için ve kendisi aleyhine yapılmış olarak algılayan insanların düşüncelerini basit görür, onları kumdan kale inşa eden çocuklara benzetir ve onların derin komplekslerinden neşet eden ezilmişlik duygularındaki gizli kibri fark ederek istikrah ederdi. Ne var ki insanın istikrah ile yaklaştığı her şeye günün birinde, bir şekilde düştüğü gibi, Ahmet de bu duruma düşmüştü. Yürümeye devam ederken sedyenin üzerinde seyrek saçlı, yeşil gözlü ve açık tenli bir ihtiyara gözü takıldı.

Geçen sene bu zamanlarda vefat eden babasıyla bu adamcağız arasında bir benzerlik kurdu. Güçlükle nefes alan adamın yanına yaklaştı:

— Amca, ismin ne senin?

— Hasan yavrum, Hasan.

— Geçmiş olsun. Hayırdır amca, ne diye buralara düştün?

— Sorma evladım, sorma. Dünya gözüyle çektiğim çileler yetmezmiş gibi şimdi de yeni bir hastalık çıkmış; adı kovit midir nedir, ona yakalandık. Bakalım daha neler göreceğiz?

— Telaş etme amcacığım, biz senin sağlığın için elimizden geleni yapacağız. Hepimiz daha önce bir benzerini görmediğimiz bir durumla karşı karşıyayız.

— Eksik olmayın evladım.

Hemşire hanım konuşma biter bitmez sedyeyi hızlıca ittirerek Hasan amcayı yoğun bakım ünitesine doğru götürdü. Durumu iyi gözükmüyordu. Derin bir nefes alabilmek için büyük uğraş gösteriyor fakat sanki ciğerlerinin içinde bir güç, içeri gelecek olan havayı var gücüyle dışarı ittiriyor ve onun bütün uğraşlarını boşa çıkarıyordu. Ahmet derin bir nefes aldı, içine çektiği havanın nasıl da zahmetsizce ciğerlerine dolduğunu hissetti. Birkaç saniye nefesini tuttu ve yavaşça geri verdi. Hasan amca odasına yerleştirilmişti.

Salgın gitgide yayılmış, hastanenin yoğun bakım ünitelerinin neredeyse tamamı dolmuştu. Acil servis ve kliniklerdeki hasta yoğunluğu önemli ölçüde azalmıştı. Ancak yoğun bakımdaki hastaların durumu iş yükünü artırıyor, hekimlerin uykusuz kalmalarına ve psikolojik olarak yıpranmalarına sebebiyet veriyordu. Ahmet durmaksızın çalışıyor, uykusuzluğun verdiği zihin bulanıklığı ve kuruntularla mücadele veriyor, Hasan amcayı sürekli ziyaret ediyordu. Yıllar yılı hastane duvarlarının sessizliği ve soğukluğuyla hastalarını karşılayan, ölüme de bunlar kadar duyarsızlaşmış olan Ahmet’in zihninde ve kalbinde kovmak istediği düşünce ve duygular dörtnala koşuyor, yaşadığı fakat kabul edemediği bu durumu çömezlik olarak görüyor ve bundan kurtulmaya çalışıyordu. Hangi hastanın başına giderse gitsin, hangi koridorda dolaşırsa dolaşsın Hasan amca gözünün önüne geliyor, zamanın sert esen rüzgârlarının buruşturduğu yüzünü hatırlıyor, saydamlaşan yeşil gözlerindeki solukluk gözünün önünden gitmiyordu. O, bir hekimdi; hasta yakını değildi. Bir insanı ayakta tutan unsurları, bu unsurların sarsılması hâlinde ne yapılması gerektiğini eksiksizce bilmeli; bu bilgeliğiyle birlikte parmaklarının arasından ağır ağır çekilmekte olan bir nabza karşı hiçbir şey yapamıyor olmanın verdiği çaresizliği hissetmemeli, birkaç dakika evvel bütün ışıltısı ve canlılığıyla kendisine bakan gözlerin, şimdi donuk ve sessiz, tavana kilitlenişini büyük bir soğukkanlılıkla karşılayabilmeli ve hayatına kaldığı yerden devam edebilmeliydi. Her ölenle biraz olsun eksilen, ezilen, üzülen bir hekimin seneler boyu mesleğini sürdürebilmesi nasıl mümkün olabilirdi? Daha fakülte yıllarından bu soğuk gerçekliğe ve ilkelere tam bir teslimiyetle bağlı olan Ahmet, sırf bunun için boş zamanlarında acile gider, insanların nasıl kan kaybettiğini, can çekiştiğini, son nefesini verdiğini seyredebilmek için saatlerce ayakta bekler, gözünü tek saniye dahi ayırmadan o sahneleri seyredebilmeyi kendisi için bir zafer kabul eder ve muzaffer bir komutan edasıyla evine dönerdi. Şimdi ise sebebini bilemediği bir şekilde bir hastasına, Hasan amcasına, duygusal bir yakınlık hissediyor, bununla mücadele etmeye çalışıyor fakat karşı koyamadığı duyguları kuvvetlendikçe daha fazla yıpranıyordu.

Nefessizlikten ölmek… Uykusuzluğun da verdiği zihin bulanıklığı ve yarı sarhoşlukla Ahmet, bu durumun mahiyeti üzerine enine boyuna düşünüyor, canlılığı dahi tartışmalı olan bir şeyin, bir virüsün, insanı nasıl da hayattan kopardığını sindirmeye çalışıyordu. Saatine baktı: 10.00. En son ne zaman uyuduğunu hatırlayamadı. Fazla düşünmeye gerek yoktu. Hasan amcanın durumunu kontrol etmesi gerekiyordu.

Uzun koridordan hızlı adımlarla yürüyerek geçti, Hasan amcanın odasının kapısının önüne geldi. Saatine baktı, 10.07. Elini tedirginlikle kapı koluna uzattı, hafifçe kapıyı araladı. Hafif solgun yüzünü kapıya çevirmiş olan Hasan amcayı gördü. Nefes alıp vermesi daha iyi gibiydi. Yüzündeki sıcak tebessümü hissetti. Konuşmaya başladı:

— Doktor bey oğlum, sen mi geldin?

— Evet amca, benim.

— Hoş geldin evladım. Bugün biraz daha iyi hissediyorum.

— Belli. Daha derin nefes alıp verebiliyorsunuz.

— Allah’a şükürler olsun. İnsan alıp verdiği nefeslerin kıymetini ancak böyle bir hastalığa düştüğü zaman anlayabiliyor oğlum. Altmış üç yaşıma varmışım, doğduğum günden bu yana kim bilir kaç nefes alıp vermişim. Şu birkaç gündür, ömür boyu farkında olmaksızın, üzerinde düşünmeksizin alıp verdiğim nefesleri anlamaya başladım. Bir ömür devirmişim, doktor bey oğlum, inan ki şurada geçirdiğim şu birkaç gün bana su gibi akıp geçen ömrümden daha uzun geldi. Anamdan ilk doğduğum gibi aciz, çaresiz ve bakıma muhtaç bir şekilde, şu gördüğün yatakta, boylu boyunca uzanıyorum. Affedersin, hemşireler gelip altımı değişiyor, utancımdan yerin dibine giriyorum.

— Bilmiyorum oğul, bilmiyorum. Ömrümden daha uzun gibi geçen şu birkaç günde, ömrümde hiç düşünmediğim kadar düşünüp durdum burada. Seni de bunaltır isem bu ihtiyarı mazur gör. Yıllar yılı bıkmadan, usanmadan çalışıp durdum. Zaman oldu; sabah bir işte, akşam bir işteydim. Elime çok para geçti, şükürler olsun. Ezilmemek, sürünmemek, karımı, çocuklarımı ezdirmemek için didindim. Kimseye muhtaç hâle gelmedim, utanacağım kıyafetlerle değil; bilakis, insanların gözünü alamadığı şık kıyafetlerle gezindim. İşçi idim, işveren hâline geldim.

— Fakir bir aileden gelmeyim. Beni liseye kadar okutabildiler. Yürüyüşüyle, küçümser bakışlarıyla dahi zengin olduğunu hissettiren birkaç ukala çocuğa haset ederek geçirdim çocukluk yıllarımı. Benim çocuklarım dedim oğlum, kendime kendime, benim gibi fakirliği, miskinliği, ezilmişliği bir zillet olarak taşımasın sırtında. Gururla, başı dik, jilet gibi kıyafetleriyle, kendilerinden emin yürüyebilsinler.
Hayatımın bütün devreleri gözümün önüne geldi doktor bey oğlum. Bir ara, lise yıllarım olacak; bir öğretmenimin teşvikiyle kitaplara merak sarmıştım. Kütüphane faresi diye alay ettiler. Kendi ailem dahi yaz dönemi didinip bir kenara bıraktığım birkaç kuruş parayla kitap aldığımı görünce deliye döner; “beni, hayatı bilmemekle, zevzeklikle” itham ederlerdi. Buradan ölü mü çıkarım, diri mi, bilmiyorum. Pek de umursamıyorum artık, anlıyor musun? Bir gün öleceksem, ha bugün ha yarın; ne fark eder ki?

Ahmet saatine baktı; 10.12’yi gösteriyordu. İhtiyar adam belli ki efkarlanmış, derdini açacak kimse bulamayınca da içinde biriktirdiği bütün dertleri Ahmet’in üstüne boca etmişti. Ruha dokunan bir ses tonu vardı. Ahmet dinlemeye meyilliydi. Dönüp devam etti:

— Olur mu amca, bakın ne güzel ömrünüzü çalışıp kazanmakla geçirmişsiniz. Refah içinde, mutlu, huzurlu bir hayatınız var; eşiniz, çocuklarınız, yakınlarınız sizinle gurur duyuyor. Çevrenizdeki insanlar eminim size gıpta ile bakıyordur.

— Ah oğul, şu insan yok mu, alışkanlıklarının kölesidir. Türlü hayallerle elde ettiği nimetlerin sarhoşluğu olsa olsa birkaç gün kendisini mest eder, sonrasında değişen bir şey olmadığını fark eder. Sanki aradığı bu değilmişçesine hayal kırıklığına uğrar ama etrafındakilerinin kendisini perestişle seyretmesinin verdiği lezzeti terk etmemek için mutlu rolü yapmaya devam eder. O kadar hızlı bir hayatım oldu ki… Bir gün durup içimi kemiren düşüncelerimin ardına düşmeye, neyi eksik bıraktığımı keşfetmeye vaktim olmadı. Sadece vaktim değil, cesaretim de olmadı. Biliyordum ki beni dik tutan, gururla yürümemi, aynaya gururla bakmamı sağlayan zenginliğimin hakikati ve mahiyetine dair oluşacak en ufak bir şüphe zamanla beni de tüketip bitirecek, ruhumu lime lime ettikten sonra yokluğun karanlık dehlizlerine sürükleyecekti. Kırk senelik evliyim oğlum. Bir gün hatırlamıyorum ki kimsenin görmediği yerlerde, gösteriş ve resmiyetten uzak bir biçimde karımın ellerini tutup, gözlerinin içine baka baka, derinliklerinde kaybolarak, titreyen bir kalple “Seni seviyorum.” demiş olayım. Çalışıp kazanmakla uğraşmalıydım, böyle duyguların hayatımda yeri olmamalı, acze düştüğümü gösteren bu basitliklerin ötesinde, resmî ve dik duruşu ile hiçbir şeyden etkilenmeyen çelikten bir insan olduğumu herkese kanıtlamalıydım. İşte şimdi burada, acze düştüğümü iliklerime kadar hissettiğim ve nihayet kabul ettiğim bu odadayım.

— Durmamız lazım, doktor bey oğlum. Vâkıf olabilmek için, vukufiyet kazanabilmek için hayatta, vakfe yapmamız yani durmamız lazım. Lise yıllarımda böyle bahisler nasıl da ilgimi çeker, kelime kökenlerinin barındırdığı derin manalar nasıl da etkilerdi beni… Günde on dakika, ayda bir gün, yılda bir hafta da olsa bütün gürültülerin ötesinde, kalp atışlarının sesini, nabzının şakaklarındaki gezintisini hissedecek şekilde bir yere çekilmeli ve iç alemini dinlemeli insan. O vakitlerde dökülen birkaç damla gözyaşıyla, insan ruhunun topraklarının derinliklerinde var olan yüce duyguların tohumlarını çatlamaya ve onların serpilip büyümesine imkân tanınmalı. Öteki türlüsü kupkuru bir çöl, süs bitkilerinin yıpranmaz güzelliği ve fakat etkisizliği, diğer taraftan kötüyü iyiye, zararlı havayı tertemiz oksijene çevirememe beceriksizliği…

Saat 10.25. Uykusuzluğun sersemliği yetmiyormuş gibi, Ahmet, şimdi de zihnini tırmalayan, beynini çatlatan sözlerin muhatabı olmuş; uzun süredir kitabi inceliklerden uzak kalmış bünyesinde bu sözler ağır bir etki bırakmıştı. Yavaşça ayağa kalktı. Odadan çıkmak için hazırlandı. İhtiyarın müşfik ve nedamet dolu sesi tekrar duyuldu:

— Düşün oğlum, korkmadan, çekinmeden, “derine dalma, boğulursun” diyenlere inat, düşün, düşün, düşün, düş… Son kelimesini tamamlayamamıştı ki Ahmet, hızlı bir şekilde hastasına döndü. Nefes almakta güçlük çektiğini, bağlı cihazlardan da solunum ve kalp hızı değerlerinin düştüğünü gördü. Hemen müdahale etmeye başladı.

Gözlerinde; yeşil, solmuş gözlerinde biriken iki damla gözyaşının şakaklarına doğru süzüldüğünü izledi. Bir yandan zihninde koşuşturan düşüncelerin cevaplarını bulmaya çalışıyor diğer yandan durmadan, var gücüyle kalp masajına devam ediyordu. Aldığı son nefesin, kalbinden yükselen son sesin, ihtiyarın gözlerinden süzülen iki yaşta payı, katkısı, etkisi neydi? Bir nefes nasıl bir anda gözyaşına dönüşüvermişti? Hızla inip kalkan kolundaki saatine baktı; 10.28. Sanki zaman da can çekişiyor, sona varmamak için bütün gücüyle ağırlaşıyor ve ilerlemek bilmiyordu. Kalp atışları tamamen durdu. O an Ahmet, zamanı bir şerit gibi eline alıp parça parça bölmek ve bir insanın canının çıktığı, son anından başka bir zaman fazlalığı barındırmadığı aralığı bulmak, onu hissetmek istedi. Üzülen, düşünen, hareket eden, gözyaşı döken şu bedene canlılık katan şeyin ne olduğunu, nerede olduğunu, nasıl çekip gittiğini bilmek, görmek istedi. Bedeninden hiçbir şey eksilmeyişine rağmen, canlılığından eser kalmayan Hasan amcanın ki ona bu hareketsiz kas ve kemik yığınına “Hasan amca denir miydi?” bilinmez, nereye gittiğini, nasıl gittiğini kavramak istedi. Saat 10.50. Gitti…

Belki de o gün ilk kez, ölüm, Ahmet’e bu denli anlamsız ve saçma gelmiş, koridorda lavaboya doğru ağır ağır yürürken, yürümesini temin eden şeyin varlığını hissedememiş ve hareket eden cansız bir beden gibi lavabonun kapısına kadar gelmişti. İçeri girdi ve ilk gün bakıp memnun kaldığı yüzüne, göz altlarına, saçlarına tekrar göz gezdirdi. Kanatları siyaha çalmış, altları şişmiş ve morarmış göz altlarına sessizce, bir süre baktı. Sonra doğrudan gözlerine, iki damla yaş biriken ve bundan dolayı tam gözükmeyen gözlerine baktı. Gözlerinden süzülen iki damla gözyaşının sıcaklığını, Hasan amcanın az önce odasında vermiş olduğu son nefesin soğukluğunu yanaklarında hissetti.

Bu yaşanmış öykü Yusuf Emre Bozan tarafından kaleme alınmıştır.

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeleri alın, şimdi abone olun.

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.