Gerçek Ve Yaşanmış COVID-19 Öyküleri : On Dört

0 39

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeleri alın, şimdi abone olun.

Üçüncü gün

Her şeyi hep sırasıyla ve olması gerektiği gibi yaptım. Akışın dışına çıkmadım. İyi bir çocuktum. Kolay, yormayan. Aklı başında bir gençtim. Başarılı. İyi bir baba oldum. İyi bir eş. İlk kez akışın dışına çıkıp üçten başlıyorum. Ben ki sırayı şaşmayan, basamak atlamayan. İlk kez “bir” olmadan düşünüyorum. İlk kez atlayarak çıkıyorum önümdeki basamakları. Çıktım işte. Bir olmadan. İki koca ya da ufak gün geçti gitti ömrümden. Fark etmedim bile. Gün dediğin basamak. Bir, iki, üç. Tırmanıyordum. Şimdi iniyor muyum, bilmiyorum. Bir, iki, üç… Hiç bilmiyorum.

Kırk beş yıl hiç aksamadan devam eden ömrümü yanıma aldım üç gündür. İkimiz bu yatakta yatıyoruz. Üçten başladım çünkü bir ve ikiyi hafızam reddediyor. Hiç ara vermemişim hayata. Hiç susmamışım. Hiç duymamışım. Ömrümle ben iki gündür bu küçücük odada birbirimize bakıyoruz. Hiç bakmamışım ona. İlk kez görüyorum.

İki gündür hastanedeyim. Koşuştururken hâlsizlendiğim gün, ateşlendiğim, kustuğum… Ayaküstü uğradığım hastaneden ambulansla götürüldüğüm gün. Kontrolü benden çıktı her şeyin. Dünyanın alnını öpen virüs testim pozitif çıktı. Her akşam, işten dönüp elimi yüzümü yıkadığım, soframa kurulduğum, köşeme geçtiğim günlerden bir gün. Haberlerde vahvahlandığım ülkeler, şehirler benden bu kadar uzakken. “Yine ölenler olmuş. Durum ciddi!” diyen eşi dostu onaylarken. Uzakların hiçbir zaman yakın olmayacağı algısı vardır hepimizde. Uzak, uzaktır içimizden.

“Ne yazık ki testiniz pozitif çıktı. COVID-19”

Buradayım. Beş ya da dokuz metrekare. Hiç anlamam ölçmelerden.

Göz kararı işte.

Dördüncü gün

“Hepimizin bir sınavı var” derdi annem. Yeryüzünün sınavı mı bu? Olabilir mi? Hani insan insandan bazen yorulur ya yeryüzü de insandan yorulmuş olabilir mi? Ne bileyim… Örselediğimiz gökyüzü,
yaraladığımız denizler, yorduğumuz kentler, kırdığımız canlılar? Dünyanın başı dertte anlaşılan. Dünyaya hükmedenler küçücük bir virüse teslim oldular. Ben olmazsam hayat durur zannediyordum. Şimdi bir hastanenin bilmem kaç metrekarelik bir odasındayım. Hayat akıyor. Dünyada bir ölüm sessizliği. Haberleri izleyebiliyorum. Telefonum elimde. Ben şimdi kimsenin hayatında yokum ama hayat akıyor.

“Hemen ambulansla hastaneye sevk edileceksiniz. Hayır, ihtiyaçlarınızı sonra telefonla bildirirsiniz yakınlarınıza.”

Beşinci gün

O toplantıya gitmeyecektim. Hayatın akışı aksamasın diye koşa koşa gittiğim o toplantıya gitmeyecektim. İnsan bazen, sonradan, “keşke şunu da söyleseydim” diye pişman oluyor ya… Son toplantıydı zaten. Durum ciddileşti. Sokağa çıkma yasağı oldu. Oyun gibi geldi başta. Uzakta bir yerlerde birilerinin hastalandığını, öldüğünü duydum. Yakın çevremde hastalanan olmadı. Belki bu yüzden… Hayatın kendi akışı var işte. O akarken sen durabiliyorsun ya da sen akarken o durabiliyor. Ne ilginç! Bir anda her şey değişebiliyor.

Kalabalıktı toplantı. Birkaç gün sonra ateşlendim. Basit bir soğuk algınlığıydı; benim akışımda hep olan şey, dinlenince geçen. Okuduğumuz, duyduğumuz her şey hafızamızı bir süre meşgul eder sonra bizi terk eder. Beş gündür her şeyden, herkesten izole edilmiş bu odada, vücudumda ne yaptığı pek de belli olmayan küçük bir virüsle yaşıyorum. Ben olmasam benim etrafımdaki hayat da durur sanıyordum. Yanılmışım. İnsan zaten yanılgılarının toplamı değil midir?

“Evet, on dört gün burada kalacaksınız. Kimseyle temas etmemeniz gerekiyor.”

Altıncı gün

Bazen, her şeyi bırakıp bir deniz kıyısına gitmek istedim. Denizin insan yarasına iyi gelen bir tarafı olmalı ki herkesin, yaşlılığa az kalan herkesin hayallerinin kıyısına ilişmiş bir coğrafi parça. Vazgeçtim. Düşlemekten de vazgeçtim. Düş kuracak kadar zengin olmadım ben hayatta. Şimdi bu dört duvar arasında, vücudumda ne olduğunu, ne yaptığını pek de bilmediğim bir virüsle düş kuruyorum. Gitmişim bir sahil kıyısına, satıp savmışım pılı pırtıyı, penceresi denize bakan bahçeli bir ev tutmuşum, almışım oltamı… Peki, bana bir şey olursa çocuklar ne olacak? Gitmemeliydim o toplantıya. Bas bas bağırıyorlar televizyonda. Üç kişide maske vardı, biri de bendim ama bazen yetmiyor duvarlar. Toplantı oldu, işler aksamadı. Ben aksadım. Keşke alnında yazsa insanların “Dikkat, bu virüslüdür, yaklaşmayın!” Gitmeseydim…

“Günlük ilaçlarınızı kullanacaksınız. Söyleyin çamaşır ihtiyacınız varsa, hastaneye teslim edebilirler. Ulaştırırız size. Öğlen ilacınızı içtiniz değil mi?”

Yedinci gün

İçtim. Bugün sanırım bir haftayı tamamladım. On dört gün, iki hafta değil mi? Kuş sesleriyle uyandım. Çok erken başlıyor kuşlar hayata. Ne yapsınlar? Vakit bırakmadık sanırım pek onlara. Dallara konacak, gönlünce şakıyacak vakitleri olmayınca erkenden tünüyorlar hastanenin bahçesindeki ağaçlara. Bu virüsün de bir kuştan bulaştığını söylemişlerdi değil mi? Yarasaydı sanırım. Yarasa da bir kuş değil mi? Kini olmalı insanoğluna. Yoksa yüzyıllardır yaşayıp dururken bir arada neden şimdi çıldırdı? Annemin zemin kattaki evine girip durmuyorlar mıydı bunlar? Öyle akşamları balkonunda otururken üstümüzden hayalet gibi geçip gidiyorlardı. Hayvanlara zehretmiş olmalıyız yeryüzünü. Başımda hiç dinmeyen bir ağrı var. Ateşim hâlâ yüksek. Evdekilerle telefonla görüşebiliyorum ancak. Birine yanlışlıkla dokunursam içimi oyan bütün virüslerin ona bulaşacağını biliyorum. O yüzden dokunmuyorum bu odanın dış dünyayla bağlantısı olan tek penceresine. Kuşlar her sabah kenarına konuyor çünkü. Hiçbir kuşu öldürmek istemiyorum.

“Hadi bakalım iğne vakti. Ateşinizi de ölçelim.”

Sekizinci gün

Sokaklar bomboş. Dün gece sokağa çıkma yasağı başladı. Benim için fark etmiyor. Ne zamandır sokakta değilim. Fakat kuşlar da uğramadı bu sabah. Uzuncadır insan yüzü görmüşlüğüm yok. Odama giren her kimse, yüzünü göremiyorum. Uzay filmlerindeki astronotlar gibi beş beden büyük özel kıyafetlerle giriyor doktor ve hemşireler odama. Yüzlerini kapatan maskelerle. Seslenmeseler kadın mı erkek mi olduklarını bilemeyeceğim. Hepsi birbirine benziyor böyle. İnsan ölüm karşısında ne olursa olsun korkuyor. Odamın girişinde “Ölecek” yazdığını düşünüyorum bazen. Ve o soğuk sözcüğün kendilerine bulaşmaması için kat kat giyiniyorlar. Bilmiyorum. Ölecek miyim, bilmiyorum. İnsan insanın yüzüne her şeyi söyleyebiliyor da sanırım bu söylenemiyor. Hiç istemiyorum. Kim ister ki ölmeyi? Ertelediğim ne varsa özür dilerim. Yenildiğim telaşlara verin, diyebilseydim keşke. Hepimiz hayata yeniliyoruz. Ne çok şeyi unutmuşum. Hiç tohum ekip filizlenmesini izlemedim. Şu tomurcuğu görünce aklıma geldi. Dalına can veren ağaç tomurcuklanmış. Bu sabah fark ettim.

“Nasılsınız bugün?”

Dokuzuncu gün

İyi miyim bugün? Dün nasıldım? Peki, bugün nasılım?

Herkes benim için endişeli. Telefonla görüşebiliyorum. Eşimin gelip yeni temiz çamaşırlar bıraktığını söyledi hemşire. Şampuan, pijama falan. Cezaevlerinde görüş günleri gibi. Biz görüşemedik ama. Çok iyi tanıdığın bir insanı görebilmek bile yaşamın hediyesiymiş. Yaşam bir hediyeymiş aslında. Her gün kurdeleli paketini açıp sevinmeyi öğrenmek gerek. Kimse öğretmedi ki… Kurulmuş bir saat gibi sekmeden yürüyordum. Tökezledim. Şu, hastanenin bahçesindeki ağaç ne ağacı acaba? Ağaçları hiç tanımıyorum. En son babamın mezarının başına bir zeytin ağacı dikmişti annem. Böyle puslu yeşil yaprakları vardı, küçük küçük. Zeytin de veriyordu. Toplamıyorduk ama. “Kurda kuşa yem olsun” demişti. Ağaçların isimlerini neden bilmiyorum?

“-”

Onuncu gün

“Ağrım yok hemşire hanım, ağırlığım var.” Ne çok koşturmuşum ki bedenim yorgunluktan kırılıyor. O gün toplantıda herkes maske takmış olsaydı burada olacak mıydım? Hayatın akışı birkaç dakikada değişebiliyor. Çıkmasaydım dışarıya, gitmeseydim toplantıya… Hayatın akışını bu seferlik ben durdurabilseydim. Vücudumdaki şey bana ne yapıyor keşke bağıra bağıra anlatsaydınız bana. Haberlerde okudum. Dünya kırılıyor. Koskoca dünya akarken bir virüs çelme takmış ona ha? Vay hemşire hanım. Kimin aklına gelir? Sizin ağrınız var mı peki? Yaşama dair? Ötelediğiniz, koşarken kaçırdığınız her şey ağrı olacak size bilesiniz. Kuşlar bu sabah da uğramadı pencereme. Neden? Bilginiz var mı? Ağrım yok hemşire hanım.

“Merak etmeyin. İlaçlarınızı düzenli kullanıyorsunuz. Yakında sonucunuz temiz çıkacak.”

On birinci gün

İş yerinden iki kişinin daha hastanede karantinaya alındığını eşim söyledi telefonda. Beş ya da dokuz metrekare bir odaya. Hayat beş metrekareye sığar deselerdi çıldırmışsınız derdim. Sığarmış. Sayıların bir hükmü yokmuş. Yıllardır sayılarla para kazanan ben, şimdi sayıların aslında hiçbir şeye hükmetmediğini söylüyorum. Bunun için işten kovulabilirim. Söylesem. Söyleyemediğim, boğazımda yumru olmuş ne çok şey var. Söylesem ve bir deniz kenarına yerleşsem. Oh be… Söyledim bitti. Şimdi bırakın sadece yaşayayım. Sırtımdaki yükleri bırakıyorum, kenar çekilin. Odanın kenarlarına bakıyorum. Hastanede kaçıncı günüm? Saymayı bıraktım.

“Evet, yan odadaki hastayı kaybettik dün gece. Kapıdan size selam veriyordu değil mi?”

On ikinci gün

Sokağa çıkma yasağı var. En son bir ihtilalde yaşamıştım bunu. Çocuktum. O zaman silahların susmasını bekliyorduk. Şimdi içimdeki virüsün susmasını bekliyorum. Ya o susacak ya… Korkuyorum…

“Az kaldı. Birkaç gün sonra testinizin sonucuna göre karar verilecek”

On üçüncü gün

Bütün dünya sustu. Herkes belki varlığından bile çok haberi olmadığı bir iki pencerelik dünyaya hapsoldu. Ne çok gürültü yapıyorduk oysa. Savaşların, bir gün gelip belki hepimizi tutsaklığa sürgün edebileceğini düşünürdüm zaman zaman. Ya da yeryüzünü hırpalamanın bedelini yeryüzüyle ödeyeceğimizi. Küçük bir virüsün aynı anda tüm dünyayı bir hayalete çevireceğini kim düşünürdü ki…

Haberleri izliyorum. Dünyaya hükmeden kara parçaları bir salgının önünde yerle bir oldu. İçimde bir yerlerde tüm ömrümü kemirmeye niyetlenmiş mikrop dünyayı kemiriyor. Kuşlara dokunmasa diyorum içimden. Sabaha uyanmanın, uyandığında nefes alıyor olmanın en güzel kanıtı onlar. Hep aynı kuş tam da şu dala konuyor sabahları. Beş ya da dokuz metrekarelik odamın penceresinden görüyorum onu. Bir kuşu beklemeyeli yıllar olmuş. Hiç olmamış ki. Ben bir kuşun aynı dala konmasını hiçbir sabah beklememişim. Tek tek saymadığım günlerin kaçıncısındayım bilmiyorum. Bedenime saklanan bir virüsün oradan çıkıp çıkmadığını bilmiyorum. Saklambaç oynuyoruz. Çıkarsa sobeleyeceğim. Bir yığın kalabalık var hayatımda. Sanki şu an, bunca yorgunluğumun açtığı kuytular olmasa benim bedenimde saklanacak bir yer bulamazdı belki diye düşünüyorum. Gökyüzü, bahara yaraşır mavi. Sahi, bu bahar turunç çiçeklerinin kokusunu duymadım. Bu bahar atladı gitti ömrümden turunç kokuları. Kırk beş yıl her bahar genzime dolan turunçlar sokaklarda. İnsan olağan akışın içinde dokunmadan geçtiği her şeyi özleyebiliyormuş. Keşke dokunabilsem.

“İnanın biz de çok yorgunuz. Ben bir haftadır üç yaşındaki kızımı göremiyorum. Götürüp anneme bıraktık. İzole yaşıyoruz biz de. Bu süreci ne yazık ki başka türlü atlatamayız değil mi? Hoş, dışarısını bir görseniz. İnsanlar çıldırmış diyorum bazen. Neyse. Ateşiniz normal.”

On dördüncü gün

Evet, gördüm sokakları, caddeleri. Artık günleri saymaktan vazgeçtiğim, yapılan son testle içime saklanmış virüsü sobelediğim gün gördüm.

On dördüncü gün. On dört gün ömrümden. Birkaç metrekarelik bir odada her şeyden izole on ve dört gün. İnsan ömrü için ne kadar uzun değil mi? Eşyalarımı toplarken pencereye baktım. Dalına konmuştu benim nicedir ortalarda görünmeyen küçük kuş. Pencereyi açtım. Dünyayı içime çektim. Yaşamın bir kokusu var. İlk kez hissediyorum. Hastane bahçesine çoktan yerleşmiş bahara dokundum. Keşke bir turunç ağacı olsaydı. Sadece bir turunç çiçeğinin kokusunu duyabilmek
kıymetinde hayat. Sadece her sabah aynı dala konan bir kuşla göz göze gelebilmek uzunluğunda. Bu kez saklambaç oyununun kazananı benim. Umarım yeryüzü en büyük sobelemesini yapar.

“Test sonucunuz negatif. Çok geçmiş olsun. Sizi uğurluyoruz bugün. Alkışlarımızla”

İçimdeki bütün alkışları yaşam için kullanıyorum. Ve yüzlerini hâlâ göremediğim ve hiç görmeyeceğim sağlık çalışanlarına. Kaç ön dört gün geçip gidiyor ömürlerinden.

Ömrüm! Seni sımsıkı kucaklamaya geliyorum.

Bu yaşanmış öykü Aysel Kaymaz tarafından kaleme alınmıştır.

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeleri alın, şimdi abone olun.

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.