Gerçek ve Yaşanmış COVID-19 Öyküleri : Köpekler ve Bebekler

0 42

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeleri alın, şimdi abone olun.

Mart ayındayız ve havalar ısınmak bilmedi. Dört gözle baharı bekliyorum ama sabahları hâlâ montumu, atkımı bir yük gibi omuzlanmadan gidemiyorum okula. Beni o hâlde görenler öğrencilerden biri sanmaya devam ediyor. Mart ayındayız ve hiç olmadığı kadar farklı bir soğuk var havada.

İşe giderken yolumun üstünde bir köpek beni her sabah karşılıyor. Ben onun başını okşarken durakta bekleyen insanlar bizi izliyor. Güneşin bile doğmadığı bu saatlerde, sevgimi bir köpekle paylaşmamı, güneşi bu şekilde doğurmamı ve tüm ümitsizliğimi o dokunuşla yok ettiğimi anlamıyor gibi bakıyorlar. Kimisi gülümsüyor. Yüzlerine baktığımdan değil, ben o köpeği severken birileri bir yerde gülümsüyor. Hissediyorum.

Öğretmenler odasını günaydınımla birlikte başka bir uyku kokusu sarıyor sanki. Döneme başlayalı birkaç hafta olmasına rağmen o tatlı yarıyıl tatilinin özlemini çekiyorum. Keşke yaz gelse de annemlere gitsek, denizde dans ettirsek bu yollarda çürüttüğümüz ayaklarımıza… Çekirdeğimizi alıp sahile gitsek ve eğlenen insanların o hep tanıdık gelen melodisini dinlesek. Beni bu hayallerde görenler öğrencilerden biri sanmaya devam ediyor. Aldırmıyorum. O günkü derslerimi gözden geçirmek için yerime çoktan kuruldum.

Arkadaşlarımdan biri Suriye’den, diğeri Hollanda’dan göçüp gelmiş buralara, diğeri ise çocuk özleminden… Serpil böyle bir kadındı işte. Yalnızca haberlerde dolaşan bir virüs yüzünden okuldaki ve dışarıdaki yüzlerce kişiye karşı cerrahi maskeyle siper etmişti kendini ve muhtemel bebeğini. Öğrenciler sürekli kendi aralarında Serpil’in neden maske taktığını, hasta olup olmadığını sorup duruyorlar birbirlerine. Serpil ise tüm kararlılığıyla “Bir gün hepiniz maske takacaksınız!” diye bizi azarlamaya ve yeterince ihtiyatlı olmamakla suçlamaya devam ediyor.

Baharın resmiyete kavuşmasıyla ve polenlerin kendini iyiden iyiye hissettirmesiyle mevsimlik hapşırmalarım kötü yol arkadaşlarım olarak kollarıma girdiler. Küçük öğretmenler odamızda hapşırıp tıksırmam birini tedirgin etti o gün. Serpil ertesi gün elinde birkaç tane maskeyle odaya girdi. Hepimize maskeleri dağıttı. Önce ellerimizdeki maskelerle sonra birbirimizle bakıştık. Henüz okulda kimsenin tanımadığı Serpil’in bebeği için o maskeyi takmamız gerekiyordu galiba. Maskeyi taktım, gözlüklerim bir anda yağmurlu ve soğuk bir kış günü, sıcak bir otobüse binmişim gibi buharlaştı. Nefes alamadım. Zaten tuhaf da kokuyor. “Ben bunu takacağıma başka yerde otururum.” dedim. Serpil ses etmedi. Uyduruk bir maske yüzünden boş bir sınıfta kendi başıma
kalmıştım. Bir bu eksikti.

Eve dönerken beni karşılayan güzel köpeğe çok alıştım. Senelerin tozunu uzun, sarımtırak kahverengi tüylerinde toplamıştı. Herkesle iyi anlaşan, insanı ve sevgiyi bu kadar güzel anlayan başka bir canlı var mı hayatta? Beni uzaktan görür görmez yattığı yerden kalkıp yanıma koşuyor, iri bedenini yerlere atıyor ve alenen sevilmek istiyordu. Böyle bir isteğe kim karşı koyabilir? İnsanların bakışlarına aldırış etmeden yine oynuyoruz. Bakıyorum sağa sola; yuvası, yemeği, suyu, her şeyi var. Bir tek sürekli sevgisi eksik. Onu da ben karşılamaya çalışıyorum işte. Günün yorgunluğunu güzel köpek bile alamıyor bu defa. Eve zor atıyorum kendimi.

Biz sabahın güneş doğmayan saatlerinde evden çıkıp, nefes nefese yaptığımız işler arasında boğulup, yine kör topal hızlı adımlarla eve gelip, yavan bir dinlenmeyle günü bitirmenin telaşındayken, günler umarsız ve nazlı bir tüy gibi oradan oraya uçuşurken bir yerlerde birileri ölüyordu artık. Tüm gerçekliğiyle gözümüze çarparak. Üstelik az buz da değil, binlerce insan ölüyordu. Sosyal medyadaki videolara bakılırsa yerlerde yığılan insanlar, hastanelerde ağlayan doktorlar, ölüm sessizliğine bürünen şehirler ve yaka paça hastaneye götürülen hastalar gitgide gündemimize işleniyordu. Bunları izledikçe oturma odasında keyif yaptığım koltuk sanki beni sarıp sarmalıyor, bir çeşit deli gömleği giymiş gibi elimi kolumu bağlayıp beni sıkıştırıyordu. Eşimin o yapacak bir şey olmayan kötü durumlarda raftan alıp çıkarttığı sessizliği yine salonun ortasındaydı. Böyle zamanlarda sessiz kalmaktan başka bir şey yapamam pek. Yalnızca üzülüyorum ve en azından bizi teğet geçsin diye bencil bir dileğin ellerini tutuyorum.

Artık o sabahın habercisi, aydınlığa dönük karanlıkta yalnızca mart ayının kokusunu değil, insanların tedirginliğini de çekiyorum içime. Öğrencilerim dersi kaynatmak için “koronayı konuşalım” diye diretiyorlar. Onlar için bir ders kaynatma bahanesi olan bu trajedi, kendimi sürekli tüylerim diken diken olmuş hâlde bulmama sebep oluyor. Konuşuruz elbet ama beyhude olduğu her hâlinden belli bu konuşmaların. Zamanın bizim için de daraldığını yalnızca Serpil’in gözlerine bakarak bile anlayabilirdik. Oturup komplo teorileri kurup birbirimizi iyice telaşlandırmayı tercih ettik. Henüz yüzleşmediğimiz gerçeklik hakkında acımazsızca konuşmak, bizlere insanlığın karanlık tarafını hatırlatmaya yetmiyordu. Fakat farklı bir konu hakkında konuşsak bile suçlu hissediyorduk kendimizi. Bu suçluluk gitgide hasta sayısı artan ülkeler, alınmaya çalışılan önlemler ve bir kargaşa bulutunun üzerimize çöreklenmesi yüzündendi ki bu da çok normaldi.

Sokaktaki köpeği göremedim o gün. Civarda aramaya bile yeltenmedim. Artık elimde ıslak mendille dolaşıp bir yerlere dokunduktan sonra ellerimi sildiğim, ağzımı burnumu atkımla kapatarak dolaştığım bir zamana ışınlanmıştık. Koşar adımlarla eve atmalıydım kendimi. Öyle de oldu. Pek de âdetim değildi ama gündemimiz yoğundu. Televizyonu açıp kendimi mutfağa bıraktım. Ben tabakla, çanakla, soğanla, patatesle ve akşam yemeği telaşıyla dans ederken Sağlık Bakanı’nın açıklaması müzik çaları durdurdu. Her şeyi bıraktım ve kitlendim aptal kutusuna.

Pek de aptal değildi sanki şimdi. O bilinmez canavar virüs artık tam anlamıyla evimizde, şehrimizde ve ülkemizdeydi. Hangi bencil dilek kabul olmuş ki bugüne kadar? Benimki de olmadı işte. Şimdi tüm dünyanın besleyip büyüttüğü, nur topu gibi bir problemimiz vardı ve kucağımızda ağlıyordu.

Kolonyanın altın değerinde, Serpil’in bize zorla verdiği maskelerin bulunmaz Hint kumaşı olduğu başka bir zaman dilimine ışınlandık. Okula gelen öğrenci sayısı gitgide azalırken, hâlâ her şey aynıymış gibi ders işlemeye devam ediyor, elimde kalan tek tük çocukları ödev yapmaya zorluyordum. Ben de böyle kaçıyordum gerçeklerle yüzleşmekten. Fakat ne Serpil ne de diğer arkadaşlarım eskisi kadar rahat değildi. Hepimiz kendimizce çözüm bulmaya çalışıyorduk. Çocuklara yaklaşmıyor ve her teneffüs ellerimizi yıkayıp birbirimize kolonya ikram ediyorduk. Serpil ise derse girdiği çocukların üstüne el dezenfektanı sıktığını itiraf edip bizi güldürmüştü. İnsan formunda yürüyen bir dezenfektan şişesine dönüşmüştü bile. Ellerine geçirdiği eldivenler ve yüzündeki maske ile şimdi de bir ameliyat hemşiresini andıran Serpil, korkularının gerçekleşmesiyle “Ben demiştim,” der gibi bakıyordu. Haklıydı.

Bir haftayı nasıl bitirdik, bilmiyorum. Sokaktaki köpeği bile sevmeye korkar oldum. Hayat böyle nasıl geçer? Herkesten, her şeyden korkuyorum. Bankamatikten para çekerken bankamatiği kolonyayla siliyorum, insanlara yürüyen virüslermiş gibi davranıyorum ve yalnızca evde durmak istiyorum. Vaka sayısı ise asla durduğu yerde durmuyor, durmayacak da belli. Kocaman bir stres topuyuz ve hep birlikte yuvarlanıyoruz. Üstelik şimdi sağımıza, solumuza görmediğimiz bilmediğimiz bir virüs yapışıyor, kolonya ile yok etmeye çalışıyoruz onu.

Biz böyle paldır küldür yuvarlanırken ilk ölüm haberi açıklanıyor. İşte o zaman tüm sevdiklerim gözümün önünden geçiyor ve birkaç damla yaş olarak kucağıma dökülüyor. Tutmak ne mümkün…

Günlerin verdiği stres böyle atıyor kendini vücudumdan. Acaba hasta mıyım? Sokağa çıkma yasağı gelir mi? Okullar kapanır mı? İş yerleri ne olacak? Eşim ne yapacak? Ailelerimiz? Onlara ne zaman güvenle sarılacağım? Annemle babama emanet ettiğim köpeklerim? Ya hayvanlara da bulaşıyorsa? Serpil? Hamile kadınlar? Sınırda bekleyen mülteciler? Açlıktan, yokluktan kırılan ve hastane yüzü göremeyen insanlar?

Gözümün önünden geçen belli ki yalnızca sevdiklerim değil, tüm insanlıktı. Tüm insanlık adına korkmak işte böyle çaresiz ve soru işaretleriyle dolu dev bir paragraf gibiydi.

Ertesi gün köpekle karşılaştım, ona durumu anlattım ve biraz da onunla ağlayıp okula gittim. Beni karşılayan, “zaten belliydi,” diyen gözleriyle arkadaşlarımın hüznüydü. Sınıflarda üç beş çocuk kalmıştı artık. Hepsini öğle arası eve yolladık. Dolaptaki önemli eşyalarımızı aldık ve okulların tatile gireceği haberiyle evin yolunu tuttuk. Hollandalı arkadaş fotoğraf çekilmek istedi. “Belki son fotoğrafımız olur,” deyip güldü. Her söylediği ayrı komikti ama bu defa gülerken hepimiz biraz üzüldük. Bu sene çekildiğimiz son fotoğraf olduğu ise bizim için yalnızca bir şakadan ibaretti.

Günler günleri, vakalar vakaları, ölüm haberleri birbirini kovaladı. Biz hep birlikte yuvarlanmaya devam ettik bu tepeden. Tüm zorluklar, korkular ve telaşlar artık ne kadar büyüyeceği bilinmeyen bir kartopuydu. Sağlık çalışanlarına hayret ediyor, cesaretlerini takdir ediyor ve onları alkışlıyorduk. Biz ise bilgisayarlarımızdan dersler anlatmaya devam ediyor, çocukların alt üst olan psikolojilerine bir nebze olsun destek olmaya çalışıyorduk. Belirsizliğin içinde ufak tefek hobiler edinip kendilerini bu duruma alıştırmaları için onları desteklerken kendi geleceğimi düşünmekten alıkoyuyordum kendimi. Yapacak bir şeyimiz yoktu.

Deli gömleği giydiren koltuğumuz yine elimi kolumu sarmış gibi hissettirirken, bir daha asla böyle bir evde oturmak zorunda olamayacağımızı fark ettiğim o gün, kendimi yalnızca geleceğimi güzelleştirecek şeyler yapmaya adadım. Yeni bir dil öğrenmeye, örgü örmeye, yeni yemekler denemeye ve yeni şeyler öğrenmeye başladım. Bir tarafımı saran korku, bir yandan tedbirle gelen güvenlik hissi, aklımı karıştırıcıdan geçirdiğim mercimek çorbası gibi karma karışık yapmıştı.

Neyse ki çeyizime koyulmuş kolonyalarımız ve dışarı çıkmama lüksümüz vardı. Eşimle hiç bu kadar süre aynı evi paylaşmamıştık henüz. Zaten evleneli aşağı yukarı yedi ay olmuştu. Birlikte geçiremediğimiz vakitlere üzülürken birden birimizi hiç olmadığımız kadar birlikte bulmuştuk. Şimdi de yalnızca stoklasak mı diye düşündüğümüz erzak değil bir parça da huzur eksikti dolapta. Ertesi gün eksiklerimizi tamamlayıp kendimizi olası bir sokağa çıkma yasağına karşı hazırladık. Dolaptaki makarnalardan ördüğüm güvenlik duvarına dayanıyor, ailemle ve köpeklerimle görüntülü konuşuyordum. Beklediğimiz misafirler, gitmeyi planladığımız yerler sanki şehirlerarası bir otobüse atlamış ve çoktan Bolu tünelini geçmişti. Arkalarından su döktüm ve dış kapının kulpunu çamaşır suyuyla silip kapıyı kapattım.

Uzun süredir duymadığım kuş sesleri ve yarı açık kalan pencereden gelen tatlı rüzgârla uyandım. Sokaklar bomboş. Buraya taşındığımdan beri hiç böyle bir sessizlikle karşılaşmamıştım. İçten içe İstanbul’un şöyle bir nefes aldığını hissedip kendimi rahatlatıyordum ama bir yandan da solunum cihazına rağmen nefes alamayan insanları düşünüp kahroluyordum.

Peki ya sokaktaki köpek? O ne yaptı? Günlerdir, belki haftalardır görmeye gitmedim. Ne aptalım! Kendimi düşünürken onu nasıl unuttum? “Hayır, unutmadın. Yalnızca korktun.” diyen iç sesim şimdi beni rahatlatmaya çalışıyordu. Sokağa çıkma kısıtlamasının kalktığı bir gece yarısı, tüm cesaretimle köpeği görmeye gittim. Yine aynı sevinçle karşıladı beni. Fakat bu sefer sekerek geldi yanıma. Kelimelerin eşlik etmediği sohbetimiz sırasında gördüm ki arka bacağından biri morarmış, hafif de şişmişti. Telaşa kapıldım. Hemen veteriner bulmaya yeltendim ama aradığım veteriner beni başka yerlere yönlendirdi. Birkaç gün beklemeye, yaranın kendi kendini iyileştirmesini umut etmeye karar verdim.

O birkaç gün dünyada olan bitenlere perde çekmiş, artık her gece köpeği düşünür hâle gelmiştim. Bu defa gittiğimde köpeğin kulübesinin yanında bir notla karşılaşacaktım. Notta köpeğin kanser olduğu, kısa bir ömrünün kaldığı, ihtiyacı olan tek şeyin sevgi olduğu ve bir telefon numarası yazıyordu. Bir hayvan sever onu veterinere götürmüş ve sürecin sonunda yaşlı bedeninin kanserle mücadele ettiği sonucu ortaya çıkmıştı. O içindeki kanserle, biz dışımızdaki bu virüsün hayatımıza neler getireceği korkusuyla savaşıyorduk. Yine yapacak bir şey yoktu. Bu defa o hırçın sessizliği katlayıp koyduğum raftan ben alıp koymuştum salonun ortasına.

Bu sırada katlanan ölüm sayıları, grafiklerde yukarı çıkan çizgilere dönüşmüştü. Hayatımız üç boyuttan o grafikteki çizgiye, iki boyuta inmişti. Tek dileğim o çizginin bizim başımıza geldiği gibi aşağıya yuvarlanmasıydı. Ailemize sarılamadığımız bu günlerin acısı başka türlü çıkmayacaktı.

Serpil sürekli doktora gitmek zorunda olduğu için ne kadar telaşlı olduğunu anlatıyordu. Gözündeki korkuyu göremiyordum ama hâlâ oraya çakılı olduğunu anlamak için görmeye ihtiyaç da yoktu. Ona dokunmadan sırtını sıvazladım. Yanında olduğumuzu hatırlattım.

Karantina başında öğrenmeye başladığım Almanca ile ilk cümlemi kurduğum o gün, ilk defa vaka sayısı önceki güne göre azalmıştı. Bu defa bencil olmayan dileğim kabul mü oluyordu? Bilemedim. Hak ettiğinden daha büyük bir sevinç, gönlümü kaplamıştı bile.

Bu süre içinde yine köpeğin yanına gidiyor, mamasını ve suyunu kontrol edip kısa süre muhabbetimizle onu yalnız bırakmayıp eve dönüyorduk. Önceden iki oda bir salon olan evimiz şimdi daha da büyüktü sanki. Her gün başka bir köşesini keşfettiğim evimizin aslında sanki başka başka odaları vardı. Ve kendini seven bir insanın bu evde sıkılma lüksü yoktu. Sıkılmıyordum da. Yalnızca özlem… O biraz zorluyordu beni.

Yavaş yavaş yaralarımızı sarıyorduk. Tüm gün evde oturarak böyle yorulmak nasıl mümkündü? Yorgunduk işte. Ama iyi haberler de sonunda evin duvarlarını boyamaya başlamıştı. Serpil çocuğunun ultrason görüntülerini bize atıyor, hep birlikte seviniyorduk. Hayatın hiç değişmeyen bir özelliği varsa o da buydu işte. Bir yerlerde biterken, bir yerlerde hep başlıyor ve bu döngü durmaksızın devam ediyordu. Üstelik önüne çıkan hiçbir engeli ciddiye almıyor, kendi kadar ciddi
bir şeyle de asla karşılaşmıyordu.

Ortalığın biraz daha rahatlayıp, insanların ihtiyatı elden yavaş yavaş bırakmasıyla kuş sesleri yine duyulmaz olmuştu. Sabahıma karışan sesler artık araba ve insan sesleriydi. Olsun… Er ya da geç yorgun İstanbul da kendi yükünü omuzlayacağından haberdardı. Onun için üzülmeyi bıraktım o gün. Herkes ve her şey yüküne bile alışırdı bir süre sonra. Bunu tecrübeyle sabit biliyordum.

Yürüyüşe çıktığımız bir gün, köpeği yerinde göremedim. İçimi kaplayan o kapkaranlık ağırlığı nasıl taşıyacağımı bilemedim. Aramaya bile korktum köpeği. Herkes ölüyordu zaten, “bari o yaşasın” isimli bencil bir dilek var edilmişti tarafımdan. Koşar adımlarla eve, karantinaya ve gündelik telaşlarımın kucağına attım kendimi. Unutmak istedim köpeği de… Tıpkı bu günlerin başlangıcındaki acılar gibi.

İçim içimi yiyordu. Güzel köpek yine beynimde dolaşıyor, sağı solu koklayıp yalayarak kendini hatırlatıyordu. Ben ülkemiz için yükselen eğrinin artık alçalan eğri oluşuna sevinmeye çalışıp köpeğin başını okşarken beynimden uzaklaşması için yalvarıyordum.

Nafile…

En sonunda bir gece yine köpeği görmeye gittim. Onunla ilgilendiğini bildiğim iş hanı bekçisi yine oradaydı. Göz göze geldik.

Ellerini iki yana açıp, başını sağa sola salladı. Köpeği sevmeye geldiğimi ama artık bulamayacağımı anlatıyordu bu eller. Gerçekleşmeyen bir bencil dilek daha. Melek olan bir köpek daha. Bu defa sanki o insanlar gibi gitmişti köpek. Ellenip ayaklanıp bir insan gibi, arkasındaki bana şöyle son bir kez bakıp el sallayarak, “Ben gidiyorum,” diyerek gitmişti. Sessizliğiyle içimde bir yara bırakıp gitmişti.

Serpil, bebeğinin karnındaki iyice büyümüş fotoğrafını attı. Bir köpek öldü. Hiçbir hüznün ve hiçbir sevincin sonsuz olmadığına ikna olup Serpil’in mutluluğunu paylaştım. Beni o hâlde görenler hiç görmemiş gibi yoluna devam ediyor. Güzel haberler gelmeye devam ediyor. Normalleşme başlıyor. Ben de herkes gibi normalleşiyorum. Köpekleri, bebekleri, geleceği düşünerek normalleşiyorum.

Bu yaşanmış öykü Büşra Çiçek Süngü tarafından kaleme alınmıştır.

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeleri alın, şimdi abone olun.

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.