Gerçek ve Yaşanmış COVID-19 Öyküleri: Karantina

0

Yine aynı esinti. Her sabahki gibi hafif ama içimi ürpertecek kadar soğuk. Anlaşılan yine erken kalkmış. Her sabah aynı başlar bu evde. Uyanır uyanmaz penceresini sonuna kadar açar. Homurdanarak hazırlanır. Birkaç dakika sonra kapıyı çeker hiç bilmediğim o yere gitmek üzere, her gün aynı isteksizlikle.

Odasının penceresi mi? O, bazen tüm gün açık kalır. Unuttuğu için mi açık kalır, yoksa bilerek mi açık bırakır? Bunu hiç sormadım. Sormak istedim ama yapamadım. Söylemek istediğim daha çok şey var aslında. Havanın soğuk olduğu günlerde pencereyi kapatması gerektiğini, saatlerce cereyanda kaldığımı anlatmak isterdim mesela. Birkaç kez söyleyecek gibi oldum ama beceremedim.

Bu sabah gün biraz daha farklı başladı, son birkaç haftadır olduğu gibi. Hiç bilmediğim o yere gitmek için evden çıkmadı. Her sabah homurdanarak gittiği o yer… Merak ettiğim ama hiç sormadığım o yer. Soramadığım. Sanırım bilmemek hoşuma gidiyor. Hayal etmek bilmekten çok daha iyi geliyor bana.

Kendi kendime çok konuşurum ben ama içimden, kimse duyamaz konuştuğumu. Bol bol da keşke derim. Her gün yeni bir keşke bulurum kendime. Sonra tüm keşkelerim toplanır koca bir soğan olur içimde, saçakları sarar her yanımı. Rengârenk saçaklı bir soğan bedenimde… Bu sabah yepyeni bir keşke daha buldum. Keşke hiç inmeseydik Pamir Dağları’nın sarp kayalıklarından dedim kendi kendime. Ailem güçlü olmayı; esen rüzgârlara, yüzlerine vuran soğuğa, yaşamak zorunda oldukları sert iklime borçluydu. Çok düşündüm Pamir Dağları’nı, büyüklerimin bana anlattığı sakin ve huzurlu hayatı…

Bundan yaklaşık iki bin yıl önce başlamış ailemin sefil ama özgür hikâyesi. Şimdiki Tacikistan’ın sarp Pamir Kayalıkları namıdiğer Bam-i Dünya, yani dünyanın çatısı… Ana vatanım. Hikâyemiz dilden dile dolaşmış yıllarca; annemden bana, benden kim bilir kime…

Atalarım, Pamir Dağları’nda çok dağınık yaşarlarmış o yıllarda. Dağınık ama yürekten birbirine bağlı… En güçlü, en çevik olanlar kök salmışlar kayalıklara, en sert rüzgârlar bile oynatamazmış hiçbirini yerinden. Zayıf olanın elendiği, güçlü olanın ayakta kaldığı, hilenin hayatlara henüz karışmadığı yıllarmış.

En büyük dedem en güçlü ve en asil olanlarındanmış. İlkbaharın gelişini herkesten önce sezer, herkese o haber verirmiş. O bahar yine müjdeyi büyük dedem vermiş. Güneşli ilkbaharın vatanındaki son baharı olduğunu bilmeden… Yanına gelenleri ağırlamış ilkbahar boyunca, hepsine enerjisinden bir parça vermiş. Bahar bitip de tüm enerjisi tükenince kendini sert kışa hazırlamaya başlamış, kabuğuna çekilmiş bir sonraki sıcak bahara kadar.

Bir sabah uyurken ayak sesleri duymuş, önce aldırmamış. Ardından gelen şiddetli bir sarsıntıyla uyanmış. Büyük dedemi yuvasından koparmaya gelen göçebe Türk boyları merakla yüzüne bakmışlar, aralarında bir şeyler fısıldamışlar. O an büyük dedem anlamış ki bu topraklara veda etme vakti artık gelmiş. Ne hissettiğini kimseye anlatamamış. Mutlu muymuş başka yerlere gideceği için yoksa vatanını terk ettiği için mutsuz muymuş bunu kimse sormamış ona. Türk boyları öylece yanlarında götürmüşler büyük dedemi.

Bir kasaya kilitlemişler. Kasanın içindeki zifiri karanlıkta etrafına bakmış, anlamaya çalışmış olan biteni. Arkadaşlarını da yanında görünce rahatlamış biraz. Ne olduğundan habersiz aylarca yol gitmişler. Sarsıntı ve havasızlığa daha fazla dayanamayanlar yeni baharlara veda etmiş. O kış hiç uyuyamamış ne büyük dedem ne de hayatta kalan diğer arkadaşları.

Yollar yolları, yıllar yılları aşmış. Bambaşka baharlar yaşanmış vatan hasretiyle. Orta Asya’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan batı coğrafyasına. Hayatta kalan büyük dedem ve birkaç arkadaşı türlü işkenceler görmüşler, nice güzelliklere şahit olmuşlar ömürleri boyunca. Yeni nesiller gelmiş dünyaya. Bu yaşananları hiç unutmamışlar, bu hikâyeden güç alıp daha sıkı tutunmuşlar hayata.

Bin beş yüzlü yılların başlarında Padişah Sultan Süleyman ile tanışmış büyük halam. Zarafeti ve asilliği, Sultan Süleyman’ı çok etkilemiş. Unutamamış bir ömür büyük halamın güzelliğini. Topkapı Sarayı’nda yaşayan muhteşem padişahtan kesin bir emir gelmiş: “Tüm bahçeyi laleler ile donatın.” Ailemizin şansı böylece dönmüş işte. Kaderimizin değiştiği o an bayramımız olmuş. Tüm soğanlar kendilerine çeki düzen vermişler, yayılmışlar Topkapı’ya gönüllerince. Pamir Dağları kadar özgür değillermiş tabii. İstedikleri yerde açamaz, istedikleri an solamazlarmış. Yine de mutluluğu yakaladıklarını düşünmüşler. Aralarından birkaç temsilci, elçilere hediye edilmiş. Avrupa’ya açılmış.

Bin beş yüz kırk beş yılında şeyhülislamlığa atanan Ebusuud Efendi ailemizi melezlemeyle tanıştıran kişi olmuş. Soğanlarımızı farklı soğanlarla eşleyerek yepyeni ırklar yaratmış bizlerden. Melezleme geleneği için, asırlarca sürecek serüven böylece başlamış.

Dünyanın dört bir yanında çoğalmış, çeşitlenmişiz. Ebusuud Efendi’nin melezleyerek yarattığı yeni ırklar insanları hayrete düşürmüş. Ve bir ilkbahar sabahı Topkapı Sarayı’nda çok parlak bir güneş doğmuş; zarafetin simgesi, herkesin hayranlıkla bakakaldığı Osmanlı lalesi… Ailemizin kayıp hazinesi. Sivri yapraklı, parlak renkli, şiirlere konu olan, motifleri her yana resmedilen, bir görenin bir daha unutamadığı güzellik… Her güzel şey gibi Osmanlı lalesinin ömrü de kısa sürmüş. Bu kadar zarif bir varlık böylesine adi bir dünyayı kabullenememiş belki de.

Tüm bunları neden mi anlattım? Dün sabah ilk kez önemli olduğumu ve bana değer verildiğini hissettim. İlk kez, atalarımdan Osmanlı lalesi gibi dillere destan olabilirim umudu sardı dört yanımı.

Dün bu saatlerdi. Odasının camını açmış, elinde bir kahve bardağıyla salona doğru ilerliyordu. Salon dediysem büyük bir oda canlanmasın gözünüzde. Bir koltuğun bir masanın zor sığdığı bir alandan bahsediyorum. Bana da yer bulamamış olacak ki köşedeki sehpanın sol kenarına öylece iliştirmiş saksımı. Genellikle mutfağa götürmeyi unuttuğu boşalmış bardaklar ve gofret çöplerinin olduğu ufak, eski bir sehpa… Geçen hafta tam beş bardak vardı yanımda. Her gün bir bir arttırmış, sonunda bardakların içlerindeki kahve kalıntıları küflenmeye başlayınca dikkatini çekmiş de almıştı bardakları yanımdan. Sehpa boşalınca nasıl da rahatlamıştım. Her neyse, düne geri dönelim.

Salona gelip sehpaya doğru yaklaştı, elindeki boş kahve bardağını bıraktı. Tam o sırada bana uzun uzun bakmaya başladı, henüz açmamış taç yapraklarımı inceledi. Sonra “günaydın” dedi, üzerime alınmadım. Etrafıma baktım, benden başkası yoktu. Bana doğru eğilerek gülümsedi. Ya da bana öyle geldi. Saksımı özenle ellerinin arasına aldı ve pencerenin mermerine yerleştirdi. Salondaki tüm perdeleri açtı önce, sonra da pencereyi.

Daha önce dışarıya hiç bu kadar yaklaşmamıştım diye düşündüm. Aşağı bakınca düşecek gibi oldum ama düşmedim, aksine cesaretlendim. Büyük dedemi hatırladım, Pamir Dağlarını… “Acaba hâlâ akrabalarım yaşıyor mudur oralarda?” diye düşündüm. Daha da cesur hissettim kendimi. “On dokuzuncu kattaki bu apartman dairesinden ne kadar daha yüksektir acaba Pamir Dağları?” dedim içimden. Kendimi bir an Osmanlı lalesi kadar değerli hissettim. Bu eve geldim geleli çok uzun zaman olmuştu. Gömüldüğüm saksıdan başımı çıkarmak istemiyordum aslında, keşkelerle dolu kocaman saçaklı bir soğan olarak çürümeyi düşünüyordum hatta. Bu mutsuz hayata inat hiç açmayacaktım. Ama öyle yapmadım, bir şans vermek istedim hayata. Önce yeşil yapraklarımla baş verdim. Sonra sarı yapraklarımı gösterdim. Ve dün mutlu sona ulaştım. Dikkatini çekmeyi başardım ilk kez. Yüzünü uzun uzun inceledim. Sağ yanağındaki beni, beyaz saçlarını dün fark ettim. Benimle sohbet etmesini dinledim ama hiç cevap vermedim. Temiz havayı içime çektim, güneşe baktım hiç eğilmeden, dimdik.

Gün boyu beni izledi. Arada su isteyip istemediğimi sordu. Ben cevap vermeden biraz su verdi. Kendimi hiç bu kadar güçlü hissetmemiştim. Günlerdir evde olmasının nedenini hâlâ tam anlayamıyorum. Ama yaradı sanki hem bana hem ona. İkimiz de gülümsüyoruz artık, ikimiz de mutlu gibiyiz. Bugün daha da güçlü hissediyorum kendimi. Birazdan ıslık çalarak yanıma gelecek biliyorum. Benimle sohbet edecek. O konuştukça ben sarı yapraklarımı biraz daha göstereceğim ona. Bugün de fotoğrafımı çekecek. Fotoğraflarımı gururla birilerine gönderecek. Telefonda beni anlatacak arkadaşlarına laf arasında. Belki bir kumru gelecek cama bana selam verecek, biraz daha güçlenip daha da açacak sarı yapraklarım. Dünyanın en güzel lalesi olamayacağım belki ama onun en değerli lalesi olacağım. Ve en mutlusu…

Bu yaşanmış öykü Neval Özkan tarafından kaleme alınmıştır.

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.