Gerçek ve Yaşanmış COVID-19 Öyküleri : Kara Yaram

0 38

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeleri alın, şimdi abone olun.

“Gençler ümitleriyle, yaşlılar ise hatıralarıyla yaşar!” diye çok güzel bir deyişimiz vardır. Ben de birçok anı ve hatırayı ardımda bırakmış, yaşlılık merdiveninin basamaklarını hızla tırmanmaya başlamıştım. Daha önceleri çok yavaş geçen zaman nedense şimdi dörtnala kaçar gibi geçip gidiyor. Ömrümün altmış beş yaşını yaşarken, son zamanlarda nedense aklıma sık sık rahmetli şairimiz Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. Dante gibi ortasındayız ömrün” şiiri gelip duruyor. Güzel dünyamızın üstüne kara bir kâbus gibi çöken koronavirüsün sebep olduğu salgın hastalık nedeniyle dışarı çıkma yasağı uygulanan yaş grubu içindeydim. Evimizin balkonundan uzakları seyrederken geçirdiğim tüm hayatım gözümün önünde canlanıp duruyordu. Herkes için oldukça zorlu geçen bir süreç içindeydik. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı artık, bunu çok iyi anlamıştım. Hayatımızda eskisinden oldukça farklı yeni bir normal hayat başlayacaktı. Bundan sonraki yaşamımızda maske, eldiven, sosyal mesafe, daha çok hijyen ve izolasyon ile yaşayacaktık. Eve kapanmış, kapımızı kapatmış, kendimizi izole etmiş ama yorgun yüreklerimizin ve gönül kapılarımızın kapılarını hep açık bırakmıştık. Bu salgınla baş eden, bu hastalığa yakalanan, bu hastalık nedeniyle hayatını kaybedenler için elimizden dua etmekten ve rahmet dilemekten başka bir şey gelmiyordu. Koca evde kocaman bir yalnızlığın cirit attığı bu zamanlarda, yaşlı yüreğimde kabuk bağladığını sandığım kara yaralarıma nedense tekrar dokunmaya başlamış ve kabuk tutmayan yaralarımı tekrar hatırlamaya başlamıştım. Ebeveynlerimde, ailemde ve yakın arkadaşlarımda yaşanan ağır sağlık sorunlarıyla baş etmek için beni yaralayan hastalıklarla çok erken yaşlarda tanışmıştım. Acil servisler, hastaneler, eczaneler çok sık gittiğim yerler olmuştu. Tüm sağlık çalışanlarının gönlümde ve yüreğimde apayrı bir yeri vardı. Duyduğum vefa duygusu günbegün artarken en üzgün ve en yalnız olduğum o zamanlarda omzuma dokunup şifa veren, o elleri hiçbir zaman unutmadım ve unutmayacaktım. Çocukluğum, babamın görevi nedeniyle elektriği, suyu, doktoru olmayan Güneydoğu’nun küçük bir sınır kasabası olan Ceylanpınar’da geçmişti. Birçok olumsuz şartlara rağmen o sınır kasabasını sonradan ailece çok sevmiştik. Zira Çiftlik Müdürü Haydar Bey, Bucak Müdürü Hamit Bey amcalar gibi çok değerli kadim aile dostlarımız olmuştu. Oluşan bu kadim dostluk yaşayan ikinci kuşak tarafından bugünlere kadar tarafımızca hep yâd edilerek taşınmıştı. O kasaba hayatı bize hayatta bazı şeylerin ne kadar değerli olduğunu çok erken yaşlarda öğretmiş ve o bilinci beynimize yerleştirmişti. Ailece yan yanaydık, beraberdik, sıhhatliydik. Bizler için bundan daha büyük bir mutluluk olamazdı. Evimizin doktoru annemdi. Üşüttüğümüzde, hasta olduğumuzda, o maharetli elleriyle hazırladığı ıhlamurlu, nane limonlu, hatme çiçekli içecekler hastalıklarımıza iyi gelir ve bizi iyileştirirdi. Soğuk algınlığı için sırtlarımıza kupa çektirmek ise bizler için apayrı zevkli bir oyundu. Burada yaz ayları çok sıcak geçtiğinden
bazen sıcaktan başımız ağrırdı. Annem buzlu suda bekleyen yassı taşlarını alnımıza koyduğunda başımızın ağrısı bir nebze olsun hemen hafiflerdi. Annem çok akıllı bir kadın olmasına rağmen ailesi tarafından okutulmamıştı. Bazen imza atması gerekli olduğunda imza yerine üstünde ismi yazılı olan bir mühür basardı. Beyaz kâğıtlara basılan o mührü sanki yüreğime basılmış gibi hisseder ve çocuksu duygularla çok üzülürdüm. Bu nedenle okumalıydım, hem de çok okumalı ve çok başarılı olmalıydım. Yüreğimin üstüne basıldığını hissettiğim o kara mührü, büyüdüğümde ‘Umutsuzluğa, çaresizliğe hayır!’ diyerek, diğer bir yandan ise o kara mührü ‘umuda, çareye, sağlıklı geleceğe evet,’ diyerek basmak istiyordum. Daha okula başlamamış olduğumdan tüm günümü kapımızın önünde mahalle arkadaşlarıyla oynayarak geçiriyordum. Bazı arkadaşların ellerinde ve yüzlerinde aniden kara yaralar oluşmuştu. Annem bu hastalığın bulaşıcı olma ihtimalinden dolayı dışarı çıkıp arkadaşlarımla oynamayı bir süreliğine bana yasaklamıştı. Günlerce evde dört duvar arasında hapis kalmıştım. Annem arkadaşlarına gezmeye gittiği zamanlarda kısa bir zaman aralığı bile olsa bana konulan o yasağı delip kapının önüne çıkıyor ama arkadaşlarıma yakınlaşıp oynamaya da korkuyor, bu durumdan pek zevk almadığım için de hemen tekrar eve dönüyordum. Bir gün sağ ayak dizkapağımda küçük bir yara belirmişti. Çok korkmuş ve bunu annemden saklama çarelerini aramaya başlamıştım. Yaram görünmesin diye artık kısa pantolonlarımı giymiyordum. Ama dizkapağımdaki yara bir türlü kapanmıyor ve gittikçe kötüleşip kapkara bir renge bürünüyordu. Dayanamayıp en sonunda yaramı anneme göstermiştim. Annem dizkapağımdaki yaram için bir sürü merhem bulup iyileştirmiş ama kara yaranın izi dizkapağımda hep sabit kalmıştı. Okul zamanı geldiğinde büyük bir hevesle okula başlamıştım. Okulumuzun ilerisinde ekili olan pamuk ve buğday tarlaları vardı. Çatlayan kozalakların içinden fışkıran pamukların görüntüsü çok güzel olup bizleri küçük hayal dünyamızın çocuksu, saf ve temiz rüyalarında gezdirirdi. Bazen okulumuza çevre ilden gelen sağlık ekipleri bizleri sağlık kontrolünden geçirir ve tüm öğrencilere aşı yaparlardı. Aşı olduktan sonra akşam aşı yapılan yer biraz şişse ve biraz ateşimiz olsa da bunu pek dert etmezdik. Çünkü okul ertesi gün tatil olduğu için çocukça sevinirdik. Birkaç yıl sonra kasabaya elektrik gelmiş ve kasabada ilk yazlık sinema açılmıştı.

Sinemada seyrettiğim ilk film gişe rekorları kıran ‘Ben Hur’ filmiydi. Aradan çok uzun bir zaman geçse de filmde geçen bir sahneyi hiç unutmadım. Cüzzam hastalığına yakalanan annesini ve kız kardeşini şehrin dışındaki cüzamlılar mağarasına bırakma sahnesinde; o aktörün, annesinin ve kız kardeşinin gözlerinde beliren çaresizlik ve yalnızlık ifadesi çok anlamlı ve dokunaklıydı.

Zaman bazen çok hızlı geçiyor bazen de nedense yavaşlayıp bir türlü geçip gitmek bilmiyordu. İlkokul ve ortaokul yıllarımız bitmiş liseye başlama zamanımız gelmişti. Kasabada lise olmadığından annem ve kardeşimle beraber kasabaya daha yakın olan dillerin ve dinlerin şehri diye anılan Mardin’e gitmiştik. Şehir bir baştan bir başa tarih kokuyordu. Kesme sarı taşlardan yapılmış asırlık büyük taş evler birer konak gibiydi ve beni epey cezp etmişti. Dağ yamacında kurulan tarihi şehir, buğday sarısı konaklar arasında gizlenmiş gibiydi. Sarı renkler bir şehre bu kadar mı yakışırdı?

Dağın başındaki kalenin yamaçlarına inşa edilmiş olan tarihi taş evlerin tümü aşağıda uzanan uçsuz bucaksız Mezopotamya ovasını gözlemliyordu. Bu şehir için ‘Geceleri gerdanlık, gündüzleri ise seyranlık’ sözü boşuna söylenmemişti.

Annem okul hazırlıklarımızı tamamlamış ve lise kayıtlarımızı yaptıktan sonra ana caddenin üç yol mevkiinde bulunan üç katlı bir binanın kiralık olan zemin katını tutmuştu. Evimizin üst katlarının bir tanesinde çevrede çok sevilen, genç yaşında gerek doktorluğuyla gerekse de yardımseverliğiyle ün yapmış olan Dr. Edip Bey, diğer dairede ise yörenin başarılı hukukçusu Avukat Servet Bey oturuyordu. Bazen gecenin geç saatlerinde bile acil hastalarını doktor beye muayene ettirmek için getirenler olduğu gibi doktor beyi hastanın yanına alıp götürenler de olurdu. Çoğu zaman dar gelirli hastalardan muayene ücreti almazdı. Hayatımızda tanıdığımız ve her zaman yardımlarını gördüğümüz, bu iki insan ilk doktorumuz ve ilk hukukçu dostlarımız olmuştu.

Okula giderken gözüm her gün önünden gelip geçtiğim dükkânların ve işyerlerinin önünde asılı duran tabelalara takılır, bilhassa üstünde doktor ve avukat yazan tabelalara içten içe imrenerek bakar, gelecekteki hayatımla ilgili kendimce küçük hayaller kurardım. Hayat bize onlar gibi başarılı olma şansının yanı sıra diğer insanların da hayatlarına dokunma ve onlara yardım etme fırsatı verecek miydi acaba?

Öğretim yılının ikinci döneminde babam izin alarak yanımıza gelmişti. Geceleri terliyor ve çok öksürüyordu. Annem gecenin geç vaktinde evimizin üst katında oturan doktor beyi babamı muayene etmesi için eve çağırmıştı. Doktor bey babamı fiziki olarak muayene etmiş, stetoskop aletiyle ciğerlerini dinlemiş, koltuk altına koyduğu dereceyle ateşini ölçmüştü. Muayene sonrasında annemle beraber diğer odaya geçip kendi aralarında konuşmaya başlamışlardı. Babam ve annem daha çok gençti. Bizler onlara sanki hiçbir şey olmayacakmış gibi düşünürdük. Ama yaşamın bir pamuk ipliğine bağlı olduğunu bazı şeyleri yaşadıktan sonra anlayacaktık. Annemin hâl ve hareketlerinden durumun bayağı ciddi olduğunu sezebiliyorduk.

Annem babamın tabağını, bardağını, çatal ve bıçağını ayırmış, bizlere babama fazla yaklaşmamızı tembihleyip durmuştu. Babamın acil olarak Diyarbakır Tıp Fakültesinde tetkikleri yapılmış, hastalığına o yıllarda yaygın olan tüberküloz teşhisi konmuştu. Babam Ankara’ya gitmiş ve sanatoryumda yaklaşık altı ay yatmıştı. Evimizin üstünde kara bulutlar dolaşmaya başlamış ve eski neşemizden eser kalmamıştı. Bu durum derslerimize bile yansımıştı. Evimizin yakınındaki açık olan yazlık çay bahçesinde o dönem sanatçılarının içli sesleriyle okudukları “Veremli Kız” plakları durmadan çalıp dururken bazen gözlerim doluyor, ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Bu arada babamın tedavisi bitmiş ve tayinimiz İzmir’e çıkmıştı. Ben ise lise son sınıfa geçmiştim ve lise tahsilimi burada tamamlamak istiyordum. Annem bizlerin başarılı olması için her türlü fedakârlığı yapan güçlü bir kadındı. Ayrıca sağlığına çok dikkat eder, yazlık ve kışlık yiyeceklerin birçoğunu (ekmek, yoğurt, sucuk, turşu, salça, erişte, tarhana vb.) evde yapar, iyi beslenir ve her sabah muhakkak yürüyüş yapardı. Ama son zamanlarda rengi ve iştahı kaçmış, biraz da zayıflamıştı. Okuldan eve döndüğümüz bir gün annemi sancılar içerisinde kıvranırken görmüş çok telaşlanmıştım. Dr. Edip Bey bizden hiçbir zaman muayene parası almadığı için annem, ona muayene olmak istememişti. Az ilerde doktorluğuyla ve yardımseverliğiyle tanınan ve sevilen Dr. Murat Dilmener’in muayenehanesine gitmiştik. Gerek Dr. Edip Bey gerekse de Dr. Murat Bey gerçek birer fakir hasta dostuydular. Cuma günleri muayenehanelerinin önleri epey kalabalık olurdu. Zira o gün muayenehanelerine gelen hastaların hiçbirisinden ücret almazlardı. Muayenehaneden içeri girdiğimizde gözüm hemen duvarda asılı olan diplomaya takılmıştı. Doktor Murat Bey annemi fiziki olarak muayene ederken dokunduğu her organdaki hasarı maharetli elleriyle tespit etmiş ve annemin acilen hastaneye yatması gerektiğini söylemişti. Annem cüzdanından para çıkarmaya çalışırken, doktor bey eliyle annemi engellemişti.

— Siz Dr. Edip Bey’in alt komşusunuz değil mi?
— Evet.
— Dr. Edip Bey’e gitseydiniz, zaten o da sizden para almayacaktı. Bu nedenle ben de alamam.
Eliyle beni işaret ederek;
— Muayene paramı genç kardeşimin okul masrafına harcarsınız
demişti.

Çok teşekkür ederek muayenehaneden ayrılırken, bayağı duygulanmıştık. Liseyi bitirmek üzereydim. Annem hastaneye yatmış, açık safra kesesi ameliyatı olduğu sırada sarılığa yakalanmış, ardından karaciğer kanseri tanısı almıştı. Kısa bir süre sonra annem hayata veda etti. Annemin ardından babamın hastalığı nüksetti. O da önce zatürree olup ardından menenjit hastalığından hayatını kaybetti. Bu büyük acılardan sonra sarı renkli taş konaklar üstüme üstüme geliyor ve sarı renkli hüzünler önce gözlerimde birikiyor sonrada tuzlu gözyaşlarına dönüşüp, şakaklarımdan aşağı doğru dökülüyordu.

Yaşadığım müddetçe, yalnız kaldığım anlarda, hayatımızda iz bırakan ve hayatımıza dokunan hiçbir eli, hiçbir zaman unutmadım. Herkes kendi öyküsünü yaşar ve kendi öyküsünü yazar. Hayatını koronavirüsten kaybeden Sayın Prof. Dr. Murat Dilmener’in vefat haberini duyunca çok üzülmüştüm. Rahmet dilemekten başka elimden bir şey gelmiyordu. Hayat öykümde genç yaşta tanıdığım bu değerli insanlar için birkaç satır yazmak, içsel yolculuğumda beni biraz rahatlattı. Dünyanın yanı sıra ülkemizin de koronavirüs denen bulaşıcı salgın hastalıkla canla başla mücadele ettiği zorlu bir dönemi yaşıyorduk. Sağlığın insan için ne kadar önemli olduğunu ve sağlıklı nefes almanın dünyalara bedel olduğunu bu günlerde yeniden hatırlamaya başlamıştık. Yaşamla beraber hızla geçip giden zamanın yoğun karmaşıklığı içinde fark edemediklerimizi, unuttuklarımızı bir bir, yeniden anımsıyorduk. Yaşamak hatırlamaktı ve insan hatırladıkça yaşıyordu. İçimizde özlemlerimiz birikmişti. Akrabalarımızı, eş dost ve yakınlarımızı özlemiştik. Sokaklarda güneşin dost ışıkları altında özgürce yürümeyi, gökyüzünde uçan kuşları seyretmeyi, gelen baharla birlikte çiçek açan ağaçları, her bahar yeniden canlanıp yeşeren tabiatı seyretmeyi, yerdeki yuvasına omuzları üzerinde yiyecek taşıyan küçük karıncaları gözlemlemeyi, deniz kenarında yürümeyi, kabaran deniz dalgalarının sahile vururken çıkardıkları o hışırtılı sesleri özlemiştik. Bizden uzakta olan çocuklarımıza özgürce sarılmayı özlemiştik. Parklarda ağaçların altında oturmayı, arkadaşlarla eski günleri yâd edip sohbet etmeyi özlemiştik. “Sabrın sonu selamettir.” sözüne dört elle sarılmış ve sabretmeyi öğrenmiştik. Bu hastalıkla canla başla uğraşan ve bitmeyen nöbetlerin isimsiz kahramanları olan tüm sağlık çalışanlarına yürekten teşekkür etmeyi öğrenmiştik. Sağlık ordumuzla ne kadar iftihar etsek azdır. Hepsine selam olsun…

Beraberce el ele, omuz omuza kanayan yaralarımızı yine bir bir, birlikte saracağız…

‘Yaşam olduğu müddetçe umut vardır…’

Bu yaşanmış öykü Halil Ayhan tarafından kaleme alınmıştır.

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeleri alın, şimdi abone olun.

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.