Gerçek Ve Yaşanmış COVID-19 Öyküleri : İtirazın Mı Var?

0

04.03.2020 / 07.25

Rumeli Hisarüstü…

Baltalimanı…

Etiler…

Levent…

FSM Mahallesi…

Gözlerimi açıp şöyle bir ovuşturuyorum. Harfler önce dağınıkken şimdi birleşiyorlar. Gözümü açar açmaz önüme ilk çıkan, güneşin doğuşunu kapatan bu tabela oluyor. İlk duyduğum ise Müslüm Gürses’ten ‘İtirazım Var’ şarkısı.

Ah Cemal abi… 07.25’te bile hayata olan itirazını çok iyi anlıyorum. Belki de sen önde direksiyon sallarken arkada bizim horul horul uyumamızadır itirazın? Kulaklığımı takıyorum. Hazır listelerin olduğu kısımdan çok da incelemeden herhangi birine tıklıyorum. Rastgele bir şarkı açılıyor. Zeki Müren – Sen Kimseyi Sevemezsin. Haydaaa! Yukarı tükürsek bıyık, aşağı tükürsek sakal… Bu şarkıyı o zamanlar ne çok dinlerdim. “Sen kimseyi sevemezsin, sevmeyeceksin… Kuru bir yaprak gibi sürükleneceksin…” Bu adamın da kadife gibi sesi var. Neyse kalsın madem.

Merak etme abi, biz servisten inip plazanın parmaklıkları ardına girdiğimiz vakit sen diğer vardiyayı çekene dek sıcak yatağına dönerken bizim itirazımız başlayacak. Seninle ben, yan koltuktaki belli ki bütün gece yeni doğmuş bebeğini eşinin dürtüklemelerine dayanamayıp zorla birkaç saat sallamış olan bilgi işlemci, arkamdaki yeni mezun idealist avukat (bu gözleri iyi bilirim; birkaç seneye benim gibi hissiz bakmaya başlayacak olan gözler bunlar), ön koltuktaki dedikoducu şef yardımcısı… Hepimiz aynı yolun yolcusuyuz.

Servise bindikten sonra uyuyakalmışım. Gördüğüm ilk şeyse gökyüzüne bile bakma hakkımı elimden alan bu tabela. Yavaş yavaş düşünebilmeye başlıyorum. Keşke az önceki gibi zihnim bulanık kalsaydı. Hani bilirsiniz, uyandıktan sonra yatakta doğrulup halının desenlerini izlediğiniz ve hiçbir şey düşünemediğiniz o zihin bulanıklığı. Çünkü zihnim mantıklı düşünebilmeye başladığında, bedenim de bu tabelayı gördükten beş dakika sonra işe varacağımı anlıyor ve tepki vermeye başlıyor. Göğsümde o sıkıntı… Olmak istediğiniz yerle olduğunuz yerin çok farklı olduğu ama en kötüsü de zaten hep böyle olacağını bildiğinizde yaşadığınız, göğsünüzü sıkıştıran o his. Her sabah… Gözlerimi tekrar ovuşturuyorum. Gökyüzünün rengi bana bir şeyler hatırlatıyor. Sizi mutlu eden şeyleri hatırlayacak olduğunuzu kalbiniz beyninizden önce bilir. Az önceki sıkıntı dağılıyor. Sanki ferah bir nefes kalbime doğru üfledi…

Bu gökyüzünün çok benzerini o sabah görmüştüm. İlkokul beşinci sınıftayken anneannem ve dedemin evinde kaldığım o yaz sabahı… Gökyüzünün görüntüsüyle birlikte burnuma ekşi maya kokusu geliyor sanki. Anneannem, heybetiyle beni çok korkutan o siyah büyük sobaya az önce mayaladığı ekmeği koymuş. Gürültüsü neredeyse yan odadan duyulan ve dayımın anneannem namaz vakitlerini şaşırmasın diye rakamlarını özellikle bu kadar büyük seçtiği guguklu saat. Vakit
daha çok erken. Güneş yeni doğmuş olmalı. Komşunun horozu ötüyor. Yatağın başucundaki pencerenin dantelli perdesini aralayıp ovuşturduğum bulanık gözlerle dışarı bakıyorum. Dedem bahçede birkaç odun kesmiş. Ekmeği pişirmek için sobaya odun atacak. Koku karnımı acıktırdı ama gözlerim kapanıyor. Burada İstanbul’da uyuduğumdan daha az uyuyorum. Dedem fazla oksijenden olduğunu söylüyor ama bence hiç yalnız kalmadığımdan. İstanbul’daki evde hep yalnızım. Annemler işten gelene kadar canım çok sıkılıyor, uyuyasım geliyor. Buradaysa hep yapacak bir şey var. Yoksa da oraya buraya dedemin çivilerinden çakıyorum. Çok eğlenceli. Dedem buna biraz kızıyor ama bana hiç bağırmıyor. Dedem ne yapıyor bu saatte o sandalyede? Anneannem, ileri geri sallanırken o plastik sandalyenin ayağını kırmıştı. Dedeme ona oturduğu için kızacak. “Bak düşersen kalkamazsın Vahit Bey!” diyor parmağını sallayarak. Dedem gökyüzünü izliyor. Gökyüzü ne güzel… Bu kadar çok rengi gökyüzünde bir arada en son resim dersinde görmüştüm. Öğretmenin tahtaya yansıttığı ve aynısını çizmemizi istediği o fotoğrafta. O gün de kalbime biri üflemişti. Demek bu yüzden… Kırmızı, turuncu, sarı, mavi, mor, beyaz, hepsi bir arada… Uyuyacağım. Çarşaflar mis gibi sabun kokuyor.

Burnuma bir benzin kokusu geliyor. Cemal abi benzin deposunun kapağını tamir ettirmemiş. Yine sızdırıyor. Kalorifer de hâlâ bozuk. Bir ürpermeyle kabanımın tavşan tüylü kürkünü kapatıyorum. Benzin kokmasa bari. Taksiti yeni bitmişti. Karnım gurulduyor. Girerken kahve alayım. Bugün evden detoks suyu getirecektim. Uyanamadım. Neyse yarın. Simit yemeyeceğim. Keşke şimdi dedemin yanına bir sandalye çekip otursam. Artık dedem de yok, ev de. O günden sonra bir daha hiç gökyüzüne bakmaya vaktim olmadı. Keşke uyumayıp doya doya baksaydım. Sonraki sene annem beni o yaz kampına yolladı. Dil öğrenmeye. Orada da erkenden kalkıp küçücük bir sınıfın içine doluşuyorduk. Pencereleri de ne küçüktü. Zaten onların kahvaltı kültürü de yok. Kahveye o günlerde alışmış olmalıyım. Neyse, açlığımı bastırıyor. Anneannemin ekşi mayalı ekmeği ne güzeldi. Dedem öldükten sonra o da yanına gitti. Birini sevince öyle olur. O nereye giderse sen de peşinden gidersin. O öldüğünden beri hiç ekşi mayalı ekmek yemedim. Karbonhidratı abartınca kilo alıyorum. Zaten yeseydim de aynısı olmazdı.

Şimdi şu köprünün tam ortasına bir ayağı kırık plastik beyaz sandalyeyi atıp oturmak, şu vızır vızır arabaları denize fırlatmak, şu insanları evlerinin içine tıkmak ve hayatı bugün durdurmak istiyorum. Dedemin yanına bir sandalye atıp oturmak kadar imkânsız değil mi? Bu insanlar ne olursa evlerine tıkılıp kalırlar? Bu köprü ne olursa boşalır? Bu hayat nasıl durur? Cevabını bilmiyorum ama keşke ondan olsa. Şu gökyüzünü bir nefeste içime çekebilsem, içime doldurabilsem, tutsam orada.

Perdenin çıtçıtını sökemiyorum. Köprünün yarısı görünmüyor. Cemal abi, sen direksiyon sallarken uyuyoruz diye bu kadar itirazı da hak etmemiştik… Hazır trafik varken şuranın fotoğrafını çekeyim. Cemal abi bizi fırlatıp atmak için birazdan gaza basacak. Dur ya, tam hareket edecek zamanı buldun… Fotoğraf kaydı. Böyle daha mı güzel? Hareketli gibi. Yani hayat gibi; hareketli, hızlı, bir saniye durmuyor. Hikâye (story) atayım. O da bu saatlerde buradan geçiyor. Gökyüzüne bakmış mıdır? Bir keresinde “Bugün hava yağmurlu olacak.” demiştim. ‘Iphone telefonun hava durumunu doğru gösterdiğini’ söylemiştin.

“Oraya bakmadım ki. Sabahki gri bulutları görmedin mi?”

“Bilmem, hiç gökyüzüne bakmadım ki. Toplantıya geç kalmayayım diye yüz seksenle gittim.”

“Gökyüzüne bakmayanların kalbi çabuk kirlenirmiş…”

“Bayılıyorsun edebiyat parçalamaya… Ne yiyelim?”

Her sabah aynı köprünün, aynı gökyüzünün, aynı tabelanın karşısından geçiyoruz. Sen şirket arabanda tek başına, ben Cemal abi ve saz arkadaşlarımla kendi hapishanelerimize doğru yol alıyoruz. Aldığın zifiri karanlık kahveyle sağ gözünü açık tutmaya çalışıyorsun. Çok kahve içmesen bari reflünü tetikliyor. Miden ağrırsa çok beklemeden pembe kapaklı şuruptan iç. Hasretini çektiğim tek şeyin ekşi maya olmasını dilerdim. Neden aynı köprünün, aynı gökyüzünün, aynı tabelanın karşısında, sen orada, ben burada? Neden dört koskoca tekerlek ikimizin ağırlığını taşımadı? Niye bu gökyüzüne beraber bakamıyoruz? Sen gökyüzüne de bakmazsın. Sen solumda otururken ben de bakmazdım. Acaba neredesin? Aynı evde misin? Memnun da değildin, taşınmışsındır. Kocaman camlarından hiç gökyüzüne bakmadığın ama manzaranın önünü kesen hiçbir binanın olmadığı, çok yüksek dairelere… Şimdiki evin önündeki bina pencereni kapatıyormuş. Oda güneş almıyormuş. Senin önünü kapatanlara hiç tahammülün yoktur. Araba kullanırken sağ elin hep benim elimi kavramış, kucağımda duruyor olurdu. Dedemin buruşuk, nasırlı elleriyle küçücük elimi kavradığı gibi. Keşke seni özlemek yerine sana anlattığım çocukluğumu özlesem. Çocukluğumun güneşini. Bu güneş aynısı değil. Benim evin balkonunda bir plastik sandalye var. Ayağı da kırık değil. Ama ben uyandığımda güneş doğmamış oluyor. Güneşin hiç acelesi yok ki… Keşke güneş olsam. Ama çocukluğumdaki güneş. Sen de çocukluğunda doğan güneşleri özlüyor musun? Yoksa senin çocukluğuna hiç güneş doğmamış mıydı? Sahi, ne zaman büyüdün sen? Büyümek zorunda mı kaldın? Masumluğunu bilerek mi unuttun? Unutturdular mı? Ne zaman bulutlara bakmaz oldun? Çocukken de gider miydin? Çok sevdiğin oyuncağı, salçalı ekmeği, topu, patlayan şekeri… Sokağın tam ortasına bırakıp gider miydin?

05.05.2020 / 07.27

Alarmdan üç dakika önce uyanmışım. Sürekli görüntülü arayan patronuma yatakta yakalanma korkusundan olsa gerek. Artık uyandığımda güneş doğmuş oluyor. En azından serviste Müslüm Gürses’in kadere itiraz eden sesiyle uyanmıyorum. Ev benzin de kokmuyor. Yatağımda doğrulup bilgisayarın kapağını açıyorum. Zaten kapatalı birkaç saat olmuştu. “Duydunuz açılış sesini, mesai başlasın!” Şu pijamanın üstüne bir gömlek geçireyim, bu manyak yarım saate görüntülü arayıp motivasyon konuşmaları adı altında kontrole başlar. “Pandemi sürecinde piyasanın yükselişi yüzde üç gerilemişken, rakip şirketin siparişlerinin durağanlaştığı sokağa çıkma yasağı günlerinde, evden çalışmaya uyum sağladığımız ve ofisteki günlerimizi aratmadığımız çalışkanlığımızla Toroslar Holding “ailesi” olarak karantinanın bilmem kaçıncı gününde…” Sus be adam. Karantinanın bilmem kaçıncı günü… Sahi kaçıncı günü? Saymayı bırakmıştım. Bugün günlerden ne? Farenin imlecini ekranın sağ köşesini korkuyla sürüklüyorum. Lan bugün günlerden cumartesi! Puu, kahretsin! Sağ avucum alnımda şaklıyor. Korkudan cumartesi günü, hafta içi 7.30’da çalan alarmdan üç dakika önce uyanmışım. Of! Tekrar yatmadan tuvalete gideyim. Terliğimin teki nerde? Ev biraz soğuk gibi. Hâlbuki hava güzel. Pencereyi açıyorum, sitenin çiçeklerinin kokusu yüzüme vuruyor. Baharı yaşayamadan yaz gelmiş. Bugün belki çardağa oturup kitap okurum. Hep böyle diyorum sonra inmeye üşeniyorum. Evde iyice tembelliğe alıştım. İlk günlerde yapmaya başladığım sporu
bırakmayacaktım… Bu gökyüzünü bir yerden hatırlıyorum. O sabah… Fotoğrafını çekmiştim. Serviste ancak işe varmaya 5 dakika kala yüzünü görebildiğim güneş bu. Sıkışan çıtçıt yüzünden sadece yarısını görebildiğim manzara bir mezar kadar sessiz. Tam sandalye atıp oturmalık… Perdeyi biraz daha açmak için zorladığımı hatırlıyorum. “Acaba elime perdeden virüs bulaşmış mıdır?” diye düşünmeden, sürekli antibakteriyel sprey ve kolonya sıkmaktan dedemin elleri gibi kurumuş eller yerine pamuk gibi ellerle perdeye dokunmak; sen ne büyük özgürlüktün! O sabah bana “Artık Cemal abi hapishaneye götüren polis memuru gibi gün doğmadan kapına dikilmeyecek, evden çalışacaksın, hatta hiç evden çıkmayacaksın…” deseler “Lan bir yürü git!” derdim. İçten içe bunun hayalini kurarak… Düşünsenize pijamalarınızla çalışıyorsunuz, istediğiniz zaman koltuğa şöyle bir uzanıyorsunuz, bütün diziler, filmler, kitaplar sizi bekliyor, işten sonra koştur koştur spor salonuna gitmek yerine evden televizyonun karşısında spor yapıyorsunuz, kendi yemeğinizi kendiniz yapıyorsunuz, yatıyorsunuz, kalkıyorsunuz, ohh dünya varmış! Ben de ofisten kaçar gibi çıktığımız o öğle vaktinde böyle düşünmüştüm. Yeni koronavirüsünden kaçıp eve sığındığımız o gün, kendimi neredeyse böyle bir virüsün Türkiye’de de görüldüğüne şükredecek gibi hissetmiştim. Öyle yorulmuşum ki… Ama şimdi daha çok yoruldum. Mesai saatlerim karıştı. Patronum her an görüntülü arayacak diye bilgisayarın başından kalkamıyorum. İşler yığıldı. Sürekli toplantı yapıyoruz. Telefonumun ön kamerası en az benim kadar mesai yapıyor. Kitap mı, dizi mi, spor mu? Vakit kalmıyor ki. Hâlim de kalmıyor. Çok mutsuzum. Başlarda evde kendimi oyalayacak bir aktivite, deneyecek bir tarif de buluyordum. İnanır mısınız, sosyal medyada sürekli ekmek mayalayanlara özenip, kendi ekşi mayalı ekmeğimi yapmayı bile denedim. Hayatımdaki ilk ekmek denemem hüsranla sonuçlandı. “Sütü çok sıcakken mi koydun?” dedi annem telefonda. Ilık koymam gerekiyormuş. Nereden biliyor acaba? Annem hiç ekmek yapmadı ki. Hamurum kabarmadı. Ekmeğim çöp oldu. Ekşi ekşi kokan, hiçbir şeye de benzemeyen ekmeği fırından çıkarınca içim burkuldu. Bu anneannemin ekmeğinden değil. Mutfakta yere oturup çok ağladım. Ekmek kabarmadı diye değil. İşte… Bir yerde okumuştum; “alakasız yerlerde dökülen gözyaşı ıstırabı ikiye katlarmış.” Bulaşık yıkarken ağlayan annelerin kalbi simsiyahtır mesela. Kalbimin ilk kırıldığı o gün, banyo fayansına yatıp ağlamış, öleceğim sanıp ölmemiştim. Hâlbuki ölecek gibi olmak ama nefes almaya devam etmek ölmekten beterdir. O gün ölmedim diye çok gücenmiştim dönmeye devam eden dünyaya. Meğer düzen böyleymiş. Sonsuza dek evde kalacakmış gibi hissediyorum, dokunduğum her yerden hastalık kapmış gibi hissediyorum, marketten gelince paketlerle birlikte duşa girmekten bıktım, yoruldum, çok yorgunum… O sabah köprüdeki arabaları, bu insanları, bu dünyayı ne durdurur demiştim. Sanki hissetmiş gibi… Ara verdik ama duramadık. İki aydır evdeyim. Hiç balkondaki sandalyeye oturup güneşin doğuşunu izlemedim. Her sabah tekrarlanan o samimiyetsiz günaydınlaşma seremonileri, yerini samimiyetsiz, herkesin üstünde gömlek altında pijama olduğuna emin olduğumuz, sadece belimizin yukarısını gösterdiğimiz, evin içinde makyajla dolaştığımız görüntülü buluşmalara bıraktı. Eskiden evde en azından istediğim gibi yayılıp yatabiliyor, saçımda ıslak havluyla sadrazam gibi dolaşabiliyordum. Şimdi 22.30’da duştan çıkınca belki biri görüntülü arar diye panik içinde saçımı kurutmaya gidiyorum. Telefonun sesi bende artık anksiyete yaratıyor. Fırlatıp duvara atmak istiyorum. Ofisteyken saat beşte mesaim biter, evime giderdim. Onda da trafiğe takılmaktan şikâyet ederdim. O servisin yarı açık penceresinden bir kez bile dışarıya mutlu gözlerle bakmadım. Her sabah aynıydı, her akşam aynı… Seninle milyonlarca kez geçtiğimiz o yoldan her sabah, bir daha geçmenin hayali, geçememenin hüznü ve bir daha asla geçemeyecek oluşumuzu bilmenin hayal kırıklığıyla geçtim. Meğer her sabah yeni evinin önünden geçiyormuşum. O lüks alışveriş merkezinin bulutlara değen binalarından biri… Önü apaçık ama muhtemelen zaten yukarı bakmıyorsun. İyi ki girmedim o evin içine. Seninle geçtiğim bu yolların üzerinden geçerken her gün, kalbimin üzerinden de geçtim. Bir de o dört duvarın içinde bir kez nefes alsaydım, orada bir kez kokunu duysaydım sonra başka yerlerde hep nefessiz kalacaktım. Peki ya o evin içinde bir kez çok mutlu olsaydım… Ben mutlu olduğum bir anı, mutsuz olduğum bin ana bedel sayarım hep. O evin içinde bir kez mutlu olsaydım, bin kez mutsuz olmaya razı olacaktım. Şansım var ki o sabah 07.25’te tesadüfen açılan o şarkıyı gözümde biriken bir damla yaşı geri ittirerek dinlemiş, iki ay sonra da seni mırıldanırken duyabilmiştim. Eve tıkılıp kaldığımızdan mı, depresyondan mı, düşünecek çok fazla vakit olduğundan mı, aklımızı dağıtacak, bizi oyalayacak o yalan gülüşlere, her anımızı dolduran o samimiyetsiz buluşmalara katılamadığımızdan mı yoksa kimseyi sevemediğinden mi bilmem, hiç beklemediğim saatte, en beklemediğim insandan o mesajı almıştım. Tesadüf, o hafta ofisten üç beş dosya almam gerekiyordu. Her gün sadece bir kez daha o yoldan birlikte geçer miyiz diye düşünmüş, imkânsızlığına içim sızlamıştı. En ummadığım zamanda imkânsızı yaşamış, yanındaki koltuktan hayranca seni seyrederken bulmuştum kendimi. Sonra bir şarkı mırıldanmaya başladın:

“Sen kimseyi sevemezsin, sevmeyeceksin…”

“Sen bu şarkıyı nereden biliyorsun?”

“Tek başıma birkaç kadeh içerken hep bu şarkıyı dinliyorum.”

Dudağının yarısını yukarı çekerek gülüşünden anladım. Sen de biliyordun. Zeki Müren de.

Sen kimseyi sevemezsin.

Sevmeyeceksin…

Rüzgârların önünde kuru bir yaprak gibi sürükleneceksin.

Şefkat nedir, aşk nedir, ömrünce bunu bilmeyeceksin…

Hep merak ederdim, bu şarkıyı bilir misin, hiç dinlemiş misin diye… Bir yerden çalsın da duy isterdim. Belki nakaratında elinde ne varsa bırakır, pencereden dışarı şöyle bir bakarsın diye. Belki o an anlarsın diye. Çünkü bazen günlerce düşünürsün de gözünün uzaklara daldığı o saniye anladığın şeyi anlayamazsın. Ben bu anı kafamın içinde o kadar çok yaşadım ki, sanki bu daha önce yaşadıklarımın bir tekrarıydı. Ama gerçekten yaşandığı gün, en mutlu günüm olacaktı. Artık o manzaraya mutlu gözlerle bakmayı hak etmiştim, hak etmiştik. Gökyüzüne hiç bakmadım. Hiç bakmadık. Bu, o yoldan son geçişimiz oldu. Aylarca kafamda canlandırdığım bu sahne yaşandıktan sonra yerini can acıtan sözlere, yükselen seslere, ‘hep aynı terane’lere bıraktı. Ben zaten içten içe senin kimseyi sevemeyeceğini bilirdim de senin bunu bilip bilmediğini merak ederdim. Sen kimseyi sevemeyeceğini de, bu şarkıyı da benden iyi bilirmişsin. Eskiden o yoldan bir kez daha geçebilmenin her şeye rağmen umudu vardı, hayali vardı. Artık o da yok. Zaten hayallerimdeki gibi değilmiş. Biz seninle artık yan yana oturduğumuz hiçbir koltukta gökyüzünü seyredemez, birbirimizin ellerine değemezmişiz. O güneş her sabah doğmaya devam edecek. Çocukluğumdaki güneş değil bu, başka güneş. Evlerimizden çıkıp hayatlarımıza geri döndüğümüzde o yoldan geçmeye devam edeceğim. Geçerken gözüm solumdaki göğü delen binaya takılacak ama pencerelerinden seninle gökyüzünü seyretmek isteğim, hayalim, umudum olmayacak. İşin kötüsü, sen o güneşin doğuşunu benden başkasıyla da izleyemeyeceksin. İçimizi her şeye rağmen aydınlatan o güneş, her sabah senin karanlığını doğuracak. O doğdukça sen batacaksın. Bir gün o parıltıya tahammül bile edemeyecek, perdelerini sonuna kadar kapatacaksın. O şarkıyı dinleyerek devirdiğin şişeler arasında yalnızlığına sarılacaksın. Yalnızlığın, daimi arkadaşın.

“Sen kimseyi sevemezsin.” derken içimde hep bir kıpırtı duyardım. Senin benden başkasını sevemeyecek olduğunu bilmenin gururlu kıpırtısı. Aslında bilmemek ama çok da emin olmak. Bilmediğim hiçbir şeyden bu kadar emin olmadım. Ama hayat tam iki ay sonra asıl tutsaklığın ne evlerde tıkılı olmak ne de manzarayı servisin yarı açık perdesinden görebildiğin kadar seyretmek olmadığını öğretti. Asıl tutsaklık, senin yanında olup manzarayı seyretmek bile istemeyecek kadar mutsuz olmakmış… Sana gelince, sen zaten ne beni ne de başkasını sevemezmişsin. Hatta kendini bile. Ama biliyor musun, artık önemi yok. Ben bugün, yeniden özgür olmaya karar verdim. Yaklaşık bir yıl seyrettiğim bu manzaradan öğrendiğim her şeye teşekkür ederim.

Cemal abi, benim artık hayata itirazım yok.

Bu yaşanmış öykü Nesliay Ocakküçük tarafından kaleme alınmıştır.

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.