Gerçek ve Yaşanmış COVID-19 Öyküleri : Bir Dilek Tut

0

— Hadi oğlum, bir dilek tut, dedi babam.

Gözlerimi kapadım, zamanı durdurup geçmiş ve gelecek arasında yaralı bir serçe gibi çırpına çırpına uçup duran ruhumda yine aynı dua yankılandı. Bana “Bir dilek tut” denildiğinde garip bir hisse kapılıyordum hep. Ümit mi, öfke mi, kin mi, kırgınlık mı, sevinç mi benim de tam olarak anlamadığım karışık bir duygu. Biraz tehlikeli geliyordu bana da bu durum. Kimse bilmezdi içimde fokur fokur kaynayan bu volkanı. Anlatmaya da çalışmazdım. Küçük yaşlarda denedim, hep gözlerime yansırdı bu hâl ama baktım anlayamıyorlar, vazgeçtim ben de. Sadece kendime sakladım her şeyi.

— Aslan oğlum benim, koca adam oldu paşam. İyi ki doğdun, iyi ki varsın guzuumm, diyerek birden güçlü kollarıyla sarıldı babaannem. Sarıldı, sardı sarmaladı; korudu kolladı ama içimdeki o boşluk dolmadı hiçbir zaman.

— Babaanne, sen de iyi ki varsın, dedim kırgınlıkla. İçimde ona hiç belli etmediğim bir küslük, bir kırgınlık vardı yıllardır. Belki de kızgınlıktı. Kızıyor muyum küs müyüm bilmiyorum ama annemin yerine geçtiği için onunla arama mesafe koymuştum. Bu gizli duygularım anlaşılmasın diye telaşla elini öptüm, başıma koydum. Sonra her zaman olduğu gibi önce onun hediyesini açmaya başladım. Yine çok heyecanlıydım, yine buruktu içim. Koca adam olmuştum ama hediyemi bağrıma basarken yine gözyaşlarım boşandı hep çocuk kalan gözlerimden. Bu sene de paketten onun fotoğrafı çıkacaktı biliyordum ama yine de tir tir titriyordu ellerim. O olsaydı tutardı ellerimi, öperdi; başımı okşardı, sakinleşirdim diye geçti içimden. Bu sefer de kimse duymadı içimdeki sesi. Bana annemden daha değerli bir hediye verilemezdi. Bunu bilen babam, dedem ve babaannem her doğum günümde bana annemi hediye ederlerdi.

On beşinci doğum günüm de hatırladığım tüm doğum günlerim gibi buruk geçti. Ailem bana her şeyi aldı, herkes üstüme titredi. Hiçbir zaman eksiği olan bir çocuk olmadım. Bana her şeyin en iyisi, en güzeli, en yenisi alınıyordu her zaman. Her şeyim vardı ama o yoktu, hiç olmadı o. Hep hayalimde, dualarımda, tuttuğum tüm dileklerde vardı ama hayatımda yoktu işte. Bana hayat verdikten kırk gün sonra ağlaya ağlaya, benim adımı sayıklaya sayıklaya kopmuş gitmişti aramızdan. On beş yıl önce aniden ortaya çıkan bir salgın hastalık en kıymetli hediyemi çalmıştı benden. O da alamamıştı hediyesini. Kutsal bir söz gibi her daim diğer tüm kelimelerden üstün tuttuğum, benim hiç söyleyemediğim “anne” sözünü hiç duyamadı. “Yavrum” diyemedi hiç; cennet kokusunu çekemedik içimize ikimiz de.

Babam bana her şeyi anlatmaya karar verdiğinde beş yaşımdaydım. Kıyamamıştı bana. Sonradan kırılıp dökülmemin telafisinin zor olacağını, hiç değilse annemin fotoğrafına sarılıp uyumaya hakkım olduğunu düşünüp babaannemi ağlatmayı göze alarak bu sırrı açıklamayı kafasına koymuştu. Henüz hayatın şifresini çözememiş olan masum kalbimle sezdiğim bir noksanlık nedeniyle, ruhsuzca, kuru bir ifade olarak “anne” dediğim kişinin annem olmadığını ilk öğrendiğimde nedense pek şaşırmamıştım. Sadece dudaklarımı bükmüş “Bana ne, bana ne” diye diye omuz silkmiş, ne yapacağımı bilmez bir hâlde koltuğa kapanıp ağlamıştım. Küçük yüreğim ferahlamıştı bir yandan da. Zaten yeni yeni aklım ermeye başladığından beri annemi sorguluyordum sanki bilinçsizce. Nedendir bilmiyorum diğer anneler gibi gelmiyordu bana. sımsıkı sarıldığında kucağına daha fazla gömülmek istemiyor, aksine bir an önce beni sıktıran o güçlü kollardan kurtulmak istiyordum. Diğer anneler çocuklarının ardından koşup oynarken benim annem “Tunç, oğlum! Koşma, düşersin!” diyordu. Hayır, hayır elbette babaannemden kaynaklı bir kusur değildi bunun nedeni. Anlatamıyordum, anlayamıyordum ama bir boşluk vardı içimde, koskocaman, ıssız ve karanlık bir boşluk vardı dünyada. “Hadi oğlum bir dilek tut” dedikleri, kurgulanmış bir mutluluk havası oluşturulmaya çalışılan ve gecesinde babamın bana her şeyi anlattığı, nisan ayındaki o doğum günümde pek anlayamamıştım ama sonraları o boşluğun gerçek adının annesizlik olduğunu anladım.

— Peki, nereye gitti benim gerçek annem, dedim hıçkıra hıçkıra.

— Öldü oğlum, öldü, dedi babam suçlu gibi.

— Ölmeseydi. Niye öldü o zaman? Beni sevmiyor diye mi öldü? dedim hiç düşünmeden kurduğum anlamsız bir cümleyle. Sebep arıyordum küçücük kafamda. Küçük geçerli bir neden; benimle birlikte her doğum günümde bir yaş daha büyüyen bu acıyı yok eder, yaram iyileşir zannediyordum ama öyle olmadı. Ben büyüdükçe acım da büyüdü. Zaman zaman öfkeye dönüştü. Ben ağladıkça çoğaldı; hep kanadı yaralarım. Annesizlik büyük bir boşlukta sürekli düşmek gibi bir şeydi. Tutunacak bir dal arıyordu insan hızla düşerken.

Babam hem o gün hem de ondan sonraki her soruşumda bıkıp usanmadan anlattı bizi paramparça eden, beni öksüz bırakan o nedeni.

— Hasta oldu oğlum, çok hasta oldu, dedi gözlerimin ta içine bakarak.

— Doktora götürseydin, iğne yapsaydı.

— Götürdüm oğlum, iyileşemedi, dedi. Babam hep kısa cümleler kuruyordu. Sürekli benim tepkilerimi kontrol ediyor, gerçeklerin beni yıkmaması için elinden gelen gayreti gösteriyordu. Bir eliyle durmadan başımı okşuyor bir elini de sürekli kendi yüzünde gezdiriyordu. Kâh çenesini tutuyor, kâh kulağının arkasını kaşır gibi yapıyordu. Sonra hemen göz pınarlarına gidiyordu parmakları. Sanırım onun da teselli edilmeye, anlaşılmaya ihtiyacı vardı. Benimki kadar büyük müydü bilmiyorum ama galiba onun içinde de bir kara delik vardı. Babam kırk yedi yaşına gelmişti ve evdeki tek kadın babaannemdi. Bir daha evlenmemişti. Anlaşılan babam da o hüzün yılından beri sonu olmayan bir boşlukta savruluyordu. Bunu fark etmem epey zaman aldı.

— Ben iyileştirirdim annemi değil mi, baba? Şöyle şöyle karnını ovardım. Bir de çok çok öperdim, dedim babamın karnında minik ellerim dolaşırken. Minik ellerim anneciğime bir kez dokunabilseymiş onu kurtarabilirmişim gibi gelmişti bana o gün.

Babam o ana kadar belli etmemeye, tutmaya çalıştığı gözyaşlarını bıraktı. Boğuk bir sesle yutkuna yutkuna:

— Seni hiç göremedi ki oğlum; görse, öpse, koklasa, bağrına bassa iyi olurdu eminim, dedi.

— Sen götürseydin beni annemin yanına, uzaklara mı gitmişti?

— Hayır oğlum. Uzakta değildi ama hastalık sana da bulaşır, diye doktorlar izin vermedi.

O günden sonra doktorlara sinir olmuştum. Nefret eder olmuştum onlardan. Annemle beni onların ayırdığına karar vermiştim. Fakat bu kararım yaklaşık on yıl sonra yerini tam tersi yeni bir karara bıraktı. Fen Lisesini kazandığımı öğrendiğim, hatta bu okulu kazanmayı kafama koyduğum ilk günden beri doktor olmak istiyordum. Doktor olacaktım. Doktor olup tüm anneleri iyileştirecektim. Hiçbir anne ölmeyecek, hiçbir çocuk annesiz kalmayacaktı. Hiçbir çocuk içinde sürekli büyüyen boşluğa düşmeyecek, ağlamayacaktı. Ağlasa bile annesi hemen yanına gelip onu şefkatli kollarıyla saracaktı. Saracak ama sıkmayacaktı.

On beş yaşımı doldurmuştum. Boyum uzamış, bıyıklarım terlemişti. Sesim, bedenim, düşüncelerim farklıydı artık. Karnını ovup annemi iyi edeceğini sandığım minik ellerim büyümüştü. Bir yıl içinde nasıl olup da bu kadar büyüdüğünü anlayamadığım iki elimle birden sımsıkı bağrıma basıyordum annemin fotoğrafını. Fotoğrafta yine yalnızca annemle ben vardık. Ortaokul mezuniyetimdi, kep töreniydi. Yan yana duruyorduk. Birbirimize dokunamadan öylece durduğumuz bu fotoğrafla babam bir kez daha bizi birleştirmek için elinden geleni yapmıştı. Annem her fotoğrafta aynı yaştaydı. Otuz yaşındaydı. Demek ki anneler hiç yaşlanmaz. Yine gülümsüyordu, her fotoğrafta gülümsüyordu; demek ki anneler hep gülümser. Bu sefer de parlıyordu dünyayı kasıp kavuran salgın nedeniyle kapanan iri siyah gözleri. Demek ki annelerin gözleri ışıl ışıl olur. Âdet edindiğim şekilde o gece de annemin fotoğrafıyla uyudum. Her yeni fotoğrafla bir gece uyur sonra törenle, öpe öpe duvarda ona ayrılmış köşeye yerleştirirdim.

Odamda bir sürü anne fotoğrafı vardı ancak hiçbirisi de annem değildi. Konuşmuyordu onlar benimle. Hiç unutmuyorum birinci sınıfa giderken bu sebeple saatlerce ağlamıştım. Annem bana bir şeyler söylesin istiyordum. Babam, belki biraz mutlu olurum diye bana, ben doğmadan önce annemle çektikleri hemen hemen tüm videoları izletti. Eh, biraz sevindim. Annemin sesi de kendisi gibi güzeldi. Ama hiçbir konuşmasında bana hitap etmiyordu. “Oğlum, canımın içi uyan haydi, okul saati geldi.” desin istiyordum. “Evden uzaklaşma, dikkat et!”, “Arkadaşlarınla kavga etme, tamam mı canım”, “Tabii anneciğim, doğum günü pastanı birlikte yaparız.”, “Hey Süpermen, hadi bana yardım et, sen olmadan evi süpüremiyorum.” gibi gibi birçok cümleyi duymaya o kadar hasrettim ki… Bundan dolayı oyunlarımda elime geçirdiğim ilk oyuncağı, ilk nesneyi anne yapardım. Bir başka nesne de çocuk olurdu. Anne olan oyuncak, çocuk olanla ilgilenir, durmadan onunla konuşurdu.

Bir gün babaannem bana yemek yemem için ısrar ederken kaşığı çatalı aldım elime. Her birini bir elime alıp sapları aşağı bakacak şekilde dik tuttum. Çatalı birkaç adım yürüttüm, kaşığa yaklaştırdım ve “Neyin var bitanem?” dedim. Sonra rol sırası kaşığa geçti onu da olduğu yerde bir iki kez sektirip “Benim canım yumurta istemiyor, patates kızartması istiyorum.” dedim nazlı bir tavır takınarak. Sonra çatalı hızlıca kaşığa doğru koşturdum. O artık benim hayal dünyamda oğlunun canı ne isterse onu pişirmeye amade bir anneydi. Oğlunu kollarının arasına alıp “Oyyy kıyamaam. Tamam, annesinin bitanesi, hemen yaparım sana.” dedi çatal. Sonra kaşık konuştu. Tekrar sözü çatal aldı. Saatlerce konuştular ana oğul. Buna benzer durumlar bir iki defa daha onun gözü önünde tekrar edince babaannem korkmuş.

— Ben dedim sana Ferhat, çocuğun psikolojisi bozuldu artık. Sürekli oyuncakları konuşturuyor, hep annesiyle konuşuyor. Aman oğlum, maazallah çocuğumuz hasta olacak. Bi hastaneye götürelim, dedi.

Ben hasta değildim, psikolojim falan da bozuk değildi. Ben yalnızca anne özlemiyle yanıp tutuşan bir evlattım. Onu çok özlüyordum. Fotoğraflar kısa süreliğine işe yarıyordu inkâr edemem ama onun yerini tutmuyordu.

On yaşımdan sonra artık oyuncaklar konuşmaz olmuştu. Artık ben de daha az konuşuyor, genellikle susuyordum. Durgun, çekingen, kendi hâlinde bir çocuk olmuştum iyiden iyiye. Bu böyle birkaç yıl sürdü. Babama sorduğum sorular artık çocukça değildi. Sorgulayıcı, yargılayıcı, araştıran sorular sormaya başlamıştım.

— Hastalığın tam adı neydi babacığım, dedim.

— COVID-19 idi oğlum. O sene bir virüsten kaynaklandı. Bir buçuk yıl sonra yok oldu virüs, dedi.

Hastalıkla ilgili her şeyi araştırdım. 2020 yılının haber arşivlerini didik didik ettim. Hastalığın kaynağını, belirtilerini, Çin’de ortaya çıktığını, bazı ülkelerde bir günde on binden fazla insanı öldürdüğünü, birçok ailenin yıkımına neden olduğunu ve daha neler neler öğrendim. Annemle ilgili bütün yazıları bir klasörde topladım. “Canım Annem” adlı bu klasörde annemle ilgili her detayı biriktirdim. Hemşire arkadaşlarıyla görüştüm. Dilek Hemşire’nin çok başarılı bir sağlıkçı olduğunu, kendini hastalarına adadığını, on yıl boyunca yoğun bakım hemşiresi olarak çalıştığını ama gencecik yaşta pençesine düştüğü adi bir virüs nedeniyle bir kez bile koklayamadığı bebeğini bırakıp gittiğini öğrendim.

Bir yaz akşamı balkonda otururken kafamı telefondan kaldırıp damdan düşercesine,

— Baba, biliyor musun ben kararımı verdim, dedim babama.

— Ne kararı oğlum? dedi babam merakla.

— Mesleğimle ilgili kararım kesin artık baba. Doktor olacağım. Ömrüm boyunca insanların ölmesini engellemek için çalışacağım. Annemi elimden alan o imkânsızı ben başaracağım. Hiçbir akciğer hastasının ölmesine müsaade etmeyeceğim baba, dedim ve hüngür hüngür ağlayarak odama koştum. Çok kararlı, kendinden emin başlayan konuşmam konu anneme geldiği için gözyaşlarıyla bitivermişti.

Aslında odama değil de anneme sığınmak için koşmuştum. Saatlerce annemin fotoğraflarını seyrettim. Teker teker sıvazladım, öptüm. En son doğum günümde verdikleri fotoğrafa geldi sıra. Annemle boyumuz neredeyse aynıydı. “Oğlum Tunç! Artık büyüdün. Güçlü olmalısın oğlum. Hayat tüm insanlar için aynı. Annesini hiç görmeden büyüyen pek çok insan var. Topla kendini canım yavrum, bitanem. Sana ihtiyacı olan, seni seven insanları üzme artık oğlum.” diyordu annemin yarı aralık kalmış dudakları.

O günden sonra acımı içime gömüp hedefime odaklanmaya karar verdim. Önümde beni bekleyen büyük işler ve bana ihtiyacı olan birçok nakil hastası olduğunu düşünüp hayata, derslerime, amacıma dört elle sarıldım. O gün anneme söz verdim, artık büyüyecektim. Acılar içinde kıvranmayacak, aksine acı çeken hastalara ve hasta yakınlarına çare olacaktım. Yıllardır içimde büyüyen yaranın nedeni olan annem bu sefer de o yaranın merhemi olmuştu.

Bir söz daha vermiştim anneme o gün; bir kız sevecek, mutlu bir evlilik yapacak ve kızımın adını mutlaka “Dilek” koyacaktım…

Bu yaşanmış öykü Ummahan Akış tarafından kaleme alınmıştır.

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.