Bir Corona Hikâyesi

0 80

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeleri alın, şimdi abone olun.

Uzak kıtada öldürülen develerin böğürtülerini duydunuz mu? Ben duydum. Kıyametin sesiydi sanki bu haykırışlar. Korku ve üzüntü arasında gidip geldi yüreğim. Açığa çıkmasını istemediğim bir duygum daha kabardı durdu içimde; her ne kadar dizginlemek istesem de. Ben saklasam da diğerleri saklayamadı. Zaten bunun için toplanmıştık bu gece.

Saklı Orman diye adlandırdığımız yerdeydik. Ormanın merkezinde toplantı yapabileceğimiz kadar genişlikte -kayalık alan- bir yerde, tüm hayvanların temsilcilerinin gelmesini bekliyorduk. Bütün hayvanların ortak hareket etmesini sağlayan bu meclise on yıldır başkanlık yapıyorum. Bir kuzgun olarak, liderlik yapacak yeteneğe sahip olup olmadığımdan pek emin değilim. Ama her şeye rağmen elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım. Ama şu an yapmakta olduğumuz bu olağandışı toplantıda, benden öncekilerin yapmaya cesaret edemediği bir kararı almaya doğru itiliyorum. Temsilcilerin sert bakışları, hislerimin üzerinde ağır bir baskıya neden oluyor.

“Sayım bitti sayın başkan. Tüm delegeler toplantı için hazırlar.”

Yardımcım olarak seçtiğim Efendi Leylek, sayımın bittiğini söylediğinde, konuşma yapmak için kürsüye doğru uçtum. Bu yüksek kayanın üstüne tüner tünemez, tüm delegeler konuşmayı kesip beni pür dikkat dinlemeye başladılar.

“Sayın delegeler, hepiniz hoş geldiniz. Sizleri ve temsil ettiğiniz tüm hayvan kardeşlerimi, sizin huzurunuzda saygıyla selamlıyorum.”

Konuşmanın bu kısmında beni, çıkaracakları sesler ile alkışlamaları gerekirdi. Ama öyle olmadı. Tüm temsilciler gergin bir şekilde beni dinlemeye devam etti.

“Konuşmama başlamadan önce, yardımcım Efendi Leylek, suda yaşadıkları için toplantımıza katılamayan kardeşlerimizin mesajlarını okuyacak. Lütfen ona kulak verelim.”

Efendi Leylek, birkaç kez öksürdükten sonra “Efendi Balina’nın mesajını okuyorum,” dedi ve mesajı ezberinden okumaya başladı.

“Kardeşlerim! Bu günler, birlik ve beraberliğe muhtaç olduğumuz günlerdir. Bizler, birbirimize destek olmazsak, bize kim yardım edebilir? Balina kardeşlerimi zevk için öldüren insanoğlu mu yardım edecek bize. Yunusları, özgürce yüzdüğü mutlu yuvalarından alıp, küçücük bir havuza hapseden ve Yunuslara mutluymuş muamelesi yapan insanlar mı bize yardım edecek. Hayır kardeşlerim, hayır. Bize ancak bizler yardım edebiliriz. Okyanuslar ve denizler iyice kirlendi. Buzullar eriyor. Denge bozuldu. Avcılar bizi tüketmese, bu kirlilik ve dengesizlik bir gün sonumuzu getirecek. Tüm üzgün balıklar adına konuşuyorum: İntikam. Evet, intikam istiyoruz.”

Efendi Leylek konuşmasını bitirir bitirmez tüm delegeler hep bir ağızdan bağırmaya başladı. “İntikam, intikam…” Konuşmak için birkaç kere öksürdüm.

“Susun ve başkanı dinleyin,” dedi Efendi Leylek. Tüm delegeler susunca konuşmaya başladım.

“Sayın delegeler. Efendi Balina’nın mesajı, gerçekleri ifade eden etkileyici sözlerdi. Ona katılmamak elde değil. Hem karada hem de denizde denge iyice bozuldu. Doğanın bir parçası olmayıp doğaya sonradan dâhil olan insanoğlu, dengeyi korumak yerine dengeyi iyice bozmuştur. Ve bozmaya da devam etmektedir.”

Delegeler hep birden “İnsanlara ölüm,” diye bağırmaya başladılar. Efendi Leylek’in müdahalesiyle tekrar konuşmama devam ettim.

“İnsanlara ölüm diyorsunuz. Peki, bu nasıl olacak? Tüm kardeşlerimiz birleşse dahi onları yenemeyiz. Silahları bizden çok üstün.”

“Korkak, korkak, korkak…” Beni dinlemiyorlardı. Gözlerini intikam hırsı bürümüştü. Ben insanlarla savaşmanın başka yollarını düşünürken onlar yüz yüze çarpışmaktan bahsediyorlar.

Delegelerin yarattığı kargaşa devam ederken arka taraflardan bir ses duyuldu. Efendi Deve, üç defa art arda böğürdü. Sesi hem ürpertici hem de hüzünlüydü. Diğerleri, onun ön tarafa geçmesi için yol verdiler. Ağır ağır ön sıralara doğru yürüyen Efendi Deve’nin tüm vücudu kan içindeydi.

“Sayın başkan,” dedi Efendi Deve. “Bu üzerimde gördüğünüz, sebepsiz yere öldürülen kardeşlerimin kanıdır. Avustralya’da, suyun azalmasına neden olarak gösterilen kardeşlerimin kanıdır bu. Tüm dengesizliklerin nedeninin kendileri olduğunu unutan insanlar yaptı bunu.”

Delegeler, Efendi Deve’nin sözlerinden sonra tekrar homurdanmaya başladılar. Bir çözüm yolu bulmam gerekiyordu. Birebir çarpışma, hem hayvanların hem de doğanın sonu demekti. Herhangi bir hayvan ırkının nüfusunda azalma, uğruna ölmeyi göze aldığımız doğal dengenin sonu demekti. Bunu asla göze alamam.

“Sayın delegeler,” diye haykırdım. “Hepinizin birleştiği ortak bir fikir var; savaş. Buna ben de katılıyorum. Ama sizin yöntemlerinizle değil. İnsanlara haddini bildirmenin ve onların kör gözlerini açmanın başka bir yolunu biliyorum.”

“İnsanların gözlerini fildişinden başka bir şey açamaz,” dedi Efendi Fil. “Uğruna binlerce kardeşimin telef olduğu bu fildişlerini gözlerine soktuğumuzda, işte o zaman açılır kör gözleri.”

Konuşmamın iki de bir bölünmesi sinirlerimi zorlasa da devam etmek zorundaydım. Başkanlık sorumluluğu bunu gerektirir.

“Kardeşlerim! Hepinizi anlıyorum. Hepinizin sorunlarından haberim var. Bu yıl katledilen otuz bin fil ve gergedandan haberim var. Postları için öldürülen binlerce kardeşimden haberim var. İnsanlara dur demenin vakti geldi. Bunu da biliyorum. Bir çözümüm var. Ama dinlemezseniz nasıl anlatacağım size.”

Delegeler hep birden susup beni dikkatli gözlerle takip ettiklerini gördüğümde tekrar konuşmaya başladım.

“Hayvanlar zaman zaman insanlarla savaşmışlardır. Ama bu, bire bir savaşarak olmamıştır hiçbir zaman. Hastalanmış hayvanlar, insanlarla temas ederek içinde barındırdıkları hastalığı insanlara bulaştırarak yapmışlardır bunu. Ben iki yüz yaşındayım ve buna birçok defa tanık oldum. Siz değerli delegelere tavsiyem; insanları hasta ederek, doğadan el etek çekmelerini sağlamak.”

Benim bu fikrim delegelerin çok hoşuna gitmişti. Hem savaşıp ölmek zorunda kalmayacaklardı hem de insanların doğadan uzaklaşması sağlanmış olacaktı.

“Peki, bunu kim yapacak?” dedi Efendi Aslan.

“Bu yıl bana birçok hasta hayvan hakkında raporlar verildi. Efendi Yarasa burada mı?”

“Evet, buradayım.”

“Asya’daki yarasa kolonileri arasında feci bir salgın var. Birçoğu hastalığa yenik düştü ve öldü. Ama hala salgın devam ediyor. Çin’de yarasa yiyen insanlar var. Hasta yarasalar, bu insanlar tarafından yakalanıp yenilirse, hastalık onlara bulaşacak. Şimdiye kadar bu hasta yarasa kolonilerini insanlardan uzak tutarak insanların hastalanmasını engelledim. Ama şimdi savaş açtığımıza göre buna gerek kalmadı artık. Hasta yarasalara, insanlara yem olma emrini veriyorum. Bunu onlara iletin.”

“Emredersiniz sayın başkan.”

“Kardeşlerim, işte görüyorsunuz. Sorun daha mantıklı bir yolla halledildi. Bundan sonrası için yapacak bir şeyimiz yok. Bekleyip göreceğiz. Toplantı bitmiştir.”

Toplantının üzerinden iki ay geçti. Yarasalar emrimi yerine getirmiş ve insanlar hastalıktan kırılmaya başlamıştı bile. Kuşların bana verdiği rapora göre hastalık tüm dünyaya yayılmış ve insanlar evlerine kapanmak zorunda kalmışlar. Eski devirlerde hastalık bu kadar geniş bir alana yayılmazdı. Ama şimdi öyle mi? Herkes her an, bir yere kısa zamanda ulaşabiliyor. Bu da şimdiki durumda işimize yarıyor tabi.

Kuşlar sayesinde dünyanın her tarafında, olan biten her şey hakkında anında haberim oluyor. Bana verilen raporlardan anladığım kadarıyla, doğada gözle görünür bir düzelme var. Güneşten gelen zararlı ışınlarda bile azalma var. Havadaki ve denizlerdeki kirlilik büyük bir oranda azalmış durumda. İnsanları birkaç ay daha evlerine hapsedersek, doğanın kendini baştan aşağı yenilemesi işten bile değil.

Hayvan meclisindeki delegelere toplantı için haber gönderdim. Son durumu konuşup tartışmamız gerekiyor.

“Kardeşlerim,” diye seslendim toplantıya katılan delegelere. “Siz de doğadaki bu olumlu değişimin farkına varmışsınızdır.”

Hep bir ağızdan “Evet, evet” diye söylendiler.

“İnsanlar biraz daha bu vaziyette kalırsa doğa dengesini tekrar kazanacak. Bunun için bir planım var. Siz de uygun görürseniz yeni bir hastalık yayıp, insanların panik ve korku halinin devamını sağlamak istiyorum.”

“Kabul,” sesleri tereddütsüz bir şekilde herkesin ağzından çıkıvermişti.

“Peki bunu nasıl yapmayı düşünüyorsunuz?” dedi Efendi Kartal. “Daha önce yarasaları kullandık. Şimdi kimi kullanacağız?”

“Daha önce yarasaları kullandığımız için onları bir daha kullanamayız Efendi Kartal. Ama daha iyisi var elimizde. Efendi Fare burada mı?”

“Evet sayın başkan, buradayım. Emrinizi söyleyin.”

“Fare kolonilerinden hasta olanlarını Çin ülkesine gönder. Yine oradan başlayalım.”

“Derhal sayın başkan.”

Toplantının üzerinden iki ay geçmişti. Dünyanın dört bir tarafından güzel haberler alıyordum. İnsanlar evlerinden çıkmaz olmuş, dışarı çıkanlar ise evlerine gitmek için acele eder olmuşlardı. Sahralarda yaşayan hayvanlar rahat nefes almış, gökte uçanlar ise özgürlüğün tadını çıkarır olmuşlardı. Balıkların keyfine diyecek yoktu zaten. Planımız istediğimiz şekilde işliyordu.

Haberci kuşlarım, Efendi Köpekten bir haber getirdi bana. Acil bir toplantı istediğini söylüyordu. Kural gereği meclisi topladım. Konuşma yapmak için kürsüye çıktı Efendi Köpek.

“Sayın başkan ve sayın delegeler. Bu toplantının yapılmasını ben istedim. Aylar önce aldığımız bazı kararlar sayesinde hayvan kardeşlerimizin rahat nefes aldığını ve doğal dengenin tekrar sağlandığını görmek bizi mutlu etti. Kısacası planımız işe yaradı. Ama bir sorun var.”

“Sorun nedir?” diye sesler yükseldi dinleyenlerden.

“Sorun, insanların kontrolsüzce ölmesi. Her tarafta her gün binlerce insan ölüyor. İnsanlar korkuyorlar. Ve uzun zamandır bu korkuyla yaşıyorlar. Onların derslerini aldıklarına inanıyorum. Normalde bize gerek kalmadan hastalığa bir çözüm bulurlardı. Ama durum hiç iç açıcı değil. İnsanlar umutlarını kaybediyorlar. Yardım edin.”

Kürsüye çıktım. “Bu konu hakkında ne diyorsunuz? Ortak bir karar almamız gerekiyor.”

Efendi Fil “İyileştiklerinde beni dişlerim için öldürmeyecekleri ne malum?”

Efendi Deve “Hakkım olan suyu benden esirgemeyecekleri ne malum?”

Efendi Kartal “Kuşları kafese koymayacakları, diğer hayvanları postları için öldürmeyecekleri ne malum?

“Sessizlik lütfen, sessizlik. Başkanımız konuşacak.”

Yardımcımın sessizliği sağlamasından sonra biraz düşündüm. Tüm delegelerin yüzlerine dikkatlice baktım. Hepsinin yüzünde endişe vardı. İnsanların tekrar doğaya hâkim olması endişesi.

“Sayın delegeler. Sevgili kardeşlerim. İnsanları sizden daha fazla tanıdığıma inanıyorum. İnsanların hepsi aynı değil. Kimileri var ki doğaya bizden daha fazla sahip çıkıyorlar. Bizi kendilerinden daha çok seven insanlar gördüm. Beni dinlerseniz, insanlara yardım edelim. Belki değişmişlerdir.”

“Ya değişmemişlerse,” dedi Efendi Geyik.

“O zaman kaldığımız yerden devam ederiz.”

Delegelerin bakışlarından beni desteklediklerini anlayabiliyordum. Oylama yapıldı ve insanların iyileştirilmesi yönünde karar alındı.

“İnsanların iyileştirilmesine karar verdiğimize göre bu görevi şifacılarımıza veriyorum. Efendi Arılar, her biriniz bu emri kolonilerinize bildiriniz. İnsanlar için kendinizi feda edeceksiniz. Karınlarınızda bulunan şifalı zehrinizi insanlara bağışlayın. Bizler sizin yaptığınız bu fedakârlığı unutmayacağız. Umarım insanlar da unutmazlar.”

“Emriniz baş üstüne Efendi Kuzgun.”

Birkaç hafta sonra insanlar normal hayatlarına döndüler. Bu uğurda yüz binlerce arı kendini feda etti. Ve insanları bekleyen önemli bir seçim vardı önlerinde. Doğa ve Para. Bu ikilemi dengede tuttukları sürece barışa devam edeceğiz.

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeleri alın, şimdi abone olun.

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.