Aydınlatılmış Onam Nereden ve Nasıl Ortaya Çıktı?

0 1.984

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeleri alın, şimdi abone olun.

Sağlık kurumlarında her işlem öncesi kişilerden yasal izin alınmaktadır. Çünkü kişinin bireysel dokunulmazlığına ve özgürlüğü çerçevesinde saygı duyulmaktadır. Bu suretle hastanelerde aydınlatılmış onamın alınması çok önemlidir.

Bu yazımda aydınlatılmış onamın tarihsel çerçevesini anlatmak istiyorum.

Mohr ­Williams Davası

1905’te Ann Mohr adında bir hasta, sağ kulağı üzerinde yapılacak olan bir ameliyat için onam verir. Hasta anestezi altındayken cerrah Williams, sağ kulağından ziyade sol kulağın tedaviye daha çok gereksinimi olduğuna karar verir ve sol kulağı ameliyat eder. Hastanın, kendisinden izin alınmadan yapılan bu eylemi dava etmesi sonucu mahkeme, ameliyatın yararlı ve başarılı olduğuna dair kanıtlara sahip olmasına rağmen, sol kulak ameliyatının “yetkilendirilmemiş dokunma” olduğunu, hasta üzerinde “kötü davranış” ve “saldırı” meydana getirdiğini kabul eder. Hastanın, hekimini kendine yapılacaklar için yetkilendirebilmesi ancak ve ancak her bir girişim için gerçek açık onamın alınmasıyla mümkün olacaktır.

“Her yetişkin yaşta ve vasat akılda olan insan, kendi bedenine ne yapılacağını belirleme hakkına sahiptir ve hastanın onamı olmaksızın herhangi bir ameliyat gerçekleştiren cerrah, zararlarından kendisinin sorumlu olduğu bir saldırı meydana getirmiş olur.”

Aydınlatılmış onam öğretisine farklı bir bakış açısı getiren ve onam için çok önemli bir öğe olan “yeterlilik” öğesinin belirlenmesine katkı sağlayan bu yasal karar, 1914’te hasta Schloendorff’un New York Hastanesine karşı açtığı davada hâkim Cardoza tarafından verildi. Bu karar; sadece yeterliliğin tanımının yapılmasına katkı sağlamakla kalmayıp, konunun “kişisel karar hakkı” yönünü de vurgulamasıyla da önem kazandı. Günümüzde, aydınlatılmış onanım gereklerinden biri olarak kabul edilen bireyin kendi hakkında karar verme hakkı, ilk kez bu dava sayesinde ele alınmaya başladı ve aydınlatılmış onamın, bireyin kendi hakkında karar verme hakkını koruyacağı fikri kabul gördü. Halen daha geçerliliğini korumaktadır.

1918 Hunter ­Burroughs Davası

Mahkeme, hastaya yapılacakların açıklanması gerekliliğinin üzerinde durdu ve hastanın vücuduna yapılacaklar hakkında alınacak kararlara katılabilmesi için aydınlatılması gerektiği kararını verdi. Bu kararla, aydınlatılmış onam için gerekli olan “bilginin açıklanması” ve hastanın karar verme sürecine katılarak “gönüllülüğün” sağlanmasının önemi vurgulandı. Bu iki gereklilik, aydınlatılmış onamın öğelerinden; bilginin açıklanması ile gönüllülük öğelerinin belirlenmesine yardımcı oldu. Böylelikle; hastanın aydınlatılması, karar verme sürecine katılması hastanın gönüllülüğünün ve haklarının korunmasına destek sağlayacağı görüşü ortaya çıktı.

Hekimin yetkisi ancak ve ancak hastaya verilen aydınlatma ve onay kadardır.

1900’den 1950’ye kadar hekimler, hastalarına gerekli bilgiyi vermeme durumunda “kötü davranış“ la suçlanmaktaydı. Yasal açıdansa, hekim sorumluluğu “yetkilendirilmemiş dokunma“ ya dayandırılıyordu. Aydınlatılmamış hasta onamının, hekim üzerinde yetki yaratmayacağı hükmüne varıldı. 1950’lerdeyse Wisconsin Üniversitesi hukuk profesörü Mc.Coid; aydınlatılmış onamı elde etmedeki sorunun yetkilendirilmemiş dokunma ya da kötü davranışla açıklanamayacağını söyledi. Ona göre sorun; hastanın aydınlatılmasında gösterilen bir ihmaldi.

Scloendorff Davası

1957’de Stanford Üniversitesi, yönetim kuruluyla Bn. Salgo arasındaki hukuk davasında varılan sonuç aydınlatılmış onamın en önemli sorunlarından biri olan “bilginin ne kadarı açıklanmalı” sorusuna bir cevap getirdi. Mahkeme; üniversitede çalışan bu hekimin, hastasının kendi tedavisiyle ilgili bir karar alabilmesi için gerekli olan bilgileri vermesi gerektiğini, Hunter­Burroughs davası kararlarına dayanarak açıkladı ve hekimin bu bilgileri vermeyerek görevini kötüye kullandığı hükmüne vardı. Böylece “hastanın haklarını ve bedenini etkileyebilecek tüm işlemlerin yararlarının, zararlarının varsa tehlikelerinin açıklanmasının bir ödev olduğu” görüşü “olası tehlikeler konusunda uyarma yükümlülüğü” kavramını da bir araya getirmiş oldu.

Lidz, aydınlatılmış onam teriminin, tıpla ilgili olarak, ilk kez bu Amerikan hukuk davasında kullanıldığını bildirmektedir. Aydınlatılmış onam öğretisinin gelişimi için Scloendorff davası öncü gösterilse de aydınlatılmış onama çağdaş yaklaşımın Nathanson­Kline davasıyla olduğu bilinmekte ve kabul görmektedir.

Nathanson­ Kline Davası

1960’ta Bn. Nathanson meme kanserinin tedavisi için kendisine önerilen radikal mastektomi için onam vermişti. Hasta ameliyattan sonra tümörün çıkartıldığı alana kobalt radyasyon tedavisi uygulayacak olan Dr. Kline’a devredildi. Bu tedaviden sonra hastanın ışın tutulan bölgesinin (cilt, kıkırdak ve kemik dokularının) ciddi hasara uğradı. Dr. Kline, hastaya önerdiği radyoterapinin bu tür bir hasara neden olduğunu bilmesine karşın, Bn. Nathanson’a bu riski açıklamamıştı. Davanın görüldüğü mahkemede jüri, hekimler lehine karar almasına karşın, bir üst mahkeme olan temyiz mahkemesinde (Kansas Anayasa Mahkemesi) davanın tekrar görüşülmesine karar verildi.

Hekim, hastaya hastalığı ve tedavisi hakkındaki tüm gerçekleri açık sözlülükle açıklamalı.

Dava sonucunda mahkeme; doktor hasta arasındaki ilişkinin güvene dayanan bir ilişki olduğunu vurguladı. Hekimin, hastaya hastalığı ve tedavisi hakkındaki tüm gerçeklerin açık sözlülükle açıklanması gerektiğini belirtti.  Açıklama görevini de doktora yükleyerek, aydınlatılmış onam için açıklamanın gerekli olduğu hükmüne varmış oldu. 1972’de görülen iki davada (Canterbury ­ Spence ile Cobbs ­ Grant davaları) da geçerli aydınlatılmış onamın elde edilebilmesi için, hastaya tüm gerçeklerin ve bilhassa çok küçük olasılıktaki (%1 gibi) risklerin bile açıklanmış olması gerektiği belirtildi. Böylelikle; aydınlatmanın/açıklamanın yeterliliği ve miktarı gibi kavramlar ortaya atılmış oldu.

Cobbs­ Grant Davası

Ralph Cobbs, uzun süredir karın ağrısı ve kusma şikayetleri yaşamaktaydı. Başvurduğu bir sağlık kuruluşunda, şikayetlerinin sebebinin duedonum ülseri olduğunu ve ameliyat olması gerektiğini öğrendi. Cerrah Grant’a sevk edilen Cobbs, burada ameliyat olmayı kabul etti. Dr. Grant ameliyatının tüm detaylarını açıkladı, fakat ameliyatın hiçbir riskinden söz etmedi. Operasyon başarılı geçti. Ancak, ne yazık ki 9 gün sonra hasta şiddetli karın ağrısıyla tekrar hastaneye geldi ve 2 saat sonra şoka girdi. Karın içinde kanama olması sebebiyle tekrar ameliyat edildi ve dalak çıkartıldı. Bu ilk ameliyat ile ilgili (%5) bir riskti ve bu Cobbs’a açıklanmamıştı. Hasta ikinci kez taburcu edildi, fakat bir ay sonra tekrar şiddetli ağrılar çekmeye başladı. Yeni ülser gelişiyordu. Bu duedonum ülserinden kurtulmak için yapılan ameliyatın bir başka riskiydi. Dört ay sonra hasta üçüncü kez ameliyata alındı ve midesinin %50’si çıkarıldı. İyileşmeden sonra hasta üçüncü kez taburcu edildi, fakat dikişlerinin erken emilmesi sonucu karın için kanaması sebebiyle tekrar hastaneye yatırıldı. Bir hafta sonra kanama azaldığı için dördüncü kez taburcu edildi.

Hasta Cobbs iki gerekçeyle Dr. Grant’e karşı malpraktis (hatalı tıbbi uygulama) davası açtı.

  • Ameliyatı yapmada ihmalkâr davranma
  • Asıl ameliyatın risklerini açıklamama

Mahkeme ameliyatı değerlendirdiğinde; Cobbs ‘un yaşadığı bu olumsuzlukların tümünün cerrahi riskler ile ilgili olduğunu ve bunun bir ihmal sonucu olmadığına karar verdi. Ancak cerrah yapmayı planladığı ilk ameliyatın yapısını açıklamasına karşın, olası hiçbir riskten bahsetmemişti. Dalağın hasar görebileceğini, yeni bir ülserin gelişebileceğini, hatta midesinin bir kısmının ya da tamamının alınmasının gerekebileceğini ve de dikişin erken emilmesi sonucu karın içinde kanama olabileceğini… Hiçbir şey açıklamamıştı.

Doktor, hastayı mantıklı bir insanın bilmek isteyeceği tüm bilgiler doğrultusunda aydınlatmalı.

Mahkeme: doktoru, aydınlatmada gösterdiği başarısızlıktan dolayı, hastalarına karşı yükümlü olduğu “açıklama ödevini” yerine getirmemekle suçladı. Bu açıklama ihlali, doktorun sorumlu tutulması için yeterliydi. Çünkü Dr. Grant, hastasının anlamış (aydınlatılmış) olarak onam verme hakkını bile isteye kısıtlamıştı. Doktorun sağ duyusunun (kötü riskleri açıklamaktan çekinmek gibi), hastanın kendi tedavisi hakkında aydınlatılmış karar verme hakkıyla (temel hakkı) çağdaşlaştırılamayacağı bildirildi. Hatta mahkemeye göre; doktor, önerilen işlemin ciddi tehlikelerini, ölüm riski dahil, açıklamakla yükümlüdür. Çünkü hastanın karar sürecine etkin bir şekilde katılabilmesi, ancak yeterli bilgiyi almakla mümkün olabilecektir, dedi. Alınan karara göre; doktor, hastayı mantıklı bir insanın bilmek isteyeceği tüm bilgiler doğrultusunda aydınlatmalıydı.

Ersoy, N., Aydınlatılmış Onam Öğretisinin Gelişimi, Y. Hem. Dr. Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Deontoloji ABD, Kocaeli, Tklin Tıbbi Etik 1995.

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeleri alın, şimdi abone olun.

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.